-->

20 Mayıs 2018 Pazar

Anadolu’da gezintiler: Teke Yarımadası

Elmalı
Antalya Elmalı’nın adı Bizans’ın Alimela’sından gelir demiş birisi, internette bin kişi o bilgiyi tekrarlamış. Doğru mu acep deyip MacBean’in Dictionary of Ancient Geography’sine bakıyoruz, Alimela, Likya’da bir bölge. Tek yazılı kaynak Bizanslı Stephanos imiş, 6. yüzyıl coğrafyacısı. Allahtan Stephanos hard diskimizde hazır mevcut, Meinecke edisyonu 75. sayfada buluyoruz:
Alimela değil Alimala imiş, Likya’da bir bölge. Yeni Helence olsa çat pat anlarız da eskisinin fazlası bizi zorlar. Kapiton diye bir kelime sözlüklerde yok, İkinci İsauria diye bir vilayet yok, Strabon’un sözünü ettiği İkinci İsaura kenti olmasın sakın?
Arsen’e gönderdim bu nedir diye, on dakikada çözdü. Likyalı Kapiton: 5. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir coğrafyacı, eseri günümüze gelmemiş, İsauria (yani Ermenek-Hadim) ülkesine dair sekiz ciltlik kitabı varmış, Alimala’ya ikinci ciltte değinmiş. Başkaca da hiçbir bilgimiz yok. Sonraki yedi yüz yıl boyunca hiçbir yerde adı geçmediğine göre çok mühim bir yer olmasa gerek. Nerede olduğu malum değil, hatta Likya’da bile olmayabilir. Elmalı adı oradan gelebilir mi? Zor. Delil yetersiz.
Ya özbeöz Türk olan Teke Yarımadasında kasaba adı Türkçeden başka dil olabilir mi? 20. yy’da isimler Türkçeleştirilinceye dek Megri, Kalamaki, Andifli (=Antifellos), Gömbe (=Komba), Temre (=ta Myra), Fineka, Adrasan (=Adrassos), Gödene (=Kotenna), İstanoz, Adalya olduğuna göre olurmuş.[1] Hatta Elmalı’dan başka hiç birinin Türkçe olmaması fena halde kuşku uyandırıcıymış. Ama gene de Elmalı’nın elmalı olmadığını iddia edemiyoruz, çünkü delil yok. İnternet ahalisinin inanması delil sayılmaz.  
İslamlar
Bir yerin adında “İslam” ya da “Türk” kelimesi geçiyorsa iki ihtimal vardır. Ya orada bir gâvur veya gayritürk yerleşimi vardı, yanı başında da İslam/Türk mahallesi ya da mezrası. İslam ve Türk burada belirleme sıfatıdır. Misal: İslambağı (öbürü Gâvurbağı, Söke Bağarası’nın iki mahallesi), Manastırislam (Manastır köyünün İslam mahallesi anlamında, Giresun Espiye), İslamkotik (Ermenikotik zıddı, Oltu), Şinistiislam (diğer adı Yukarı Şinist, Mutki. Köyün adı Ermenice “Şenyuva” demek.), Türkbakacak (veya Eskibakacak; Çerkesbakacak muhacir köyü sonradan iskan edilmiş.)
Ya da o yerin eski adı gâvurluk ima eden çirkin bir isimdi, 20. yüzyılda makyajlandı. Misal: Rumbükü > Türkbükü (Bodrum’daki), Gâvuralanı > İslamalanı (Nallıhan), Urumbeyli > İslambeyli (Pınarhisar), Alakilise > Müslimabat (Sivas Zara), Kürdeliyan “Kürt Aliler” > Türkeli (Eleşkirt), Küçükarnavutköy > Türkoba (Büyükçekmece). En şahanesi Türkkefereçiftliği, Lüleburgaz. Türkleştirilmiş, ama eski adı unutulmamış.
Kalkan’daki İslamlar köyü birinci türe örnek. Eskiden iki ayrı yerleşimmiş, 1914 tarihli Kiepert haritasında açıkça görülüyor. Bodamya yukarı mahalledeki muhteşem su kaynağı (Rumca potamia “akarsular” demek). İslamlar aşağı düzdeki evlerin adı. Demek ki, bilemediğimiz bir tarihte, yukarı mahalle halkı İslam değilmiş, bu sonuç çıkıyor. Sonradan İslamlar yukarı mahalleyi yutmuş.
Elmalı’daki İslamlar köyü hakkında bilgi yok. Eski adı Dereboğazı imiş, Kiepert haritasında ve 1928 Dahiliye Vekaleti listesinde o görülüyor. Sonradan İslamlar olmuş, ama tahminimce İslamlar adı zaten varmış ki öyle düzeltmişler, yoksa Cumhuriyet döneminin genel pratiğine uymaz. Dağ boğazı içinde ürkünç ve görkemli bir yer, yapı itibariyle tipik gayrimüslim köyüne benziyor.[2] Dikkatle bakınca ipucunu yakalıyoruz. Dereboğazı’na adını veren derenin ismi ne? Gâvur deresi. Köyün adını düzeltmişler, ama dereyi unutmuşlar! 1940’lara dek bu köye ait olup sonradan ayrılan Kaş Çiftliği mahalli de Kiepert haritasında Ayvasil Çiftliği olarak geçiyor. Hazreti Vasílios, yani Saint Basil, İslam köyünde ne işi olur?
Arıkuyusu
İsim değiştirmenin psikolojisine dair bir şeyler yazmalıyım. On binlercesini elden geçirince tanımaya, hatta bazen sempatik bulmaya başlıyorsun. Bazıları rutin: Kızılkilise > Kızılmescit (Muş), Karakilise > Akmescit (Ordu Gürgentepe), Üçkilise > Üçköşe (Erzurum Aziziye), Alakilise > Alacami (Alanya), Alakilise > Yeşildere (Erzurum Horasan) vs. Bazılarında ganimet sevinci belirgin: Kilisecik > Türksevin (Afşin), Kilise > Doluçıkın (Van Gürpınar). Ama en güzeli sanırım Mersin Gülnar’daki Arıkuyusu köyü. Cumhuriyet-öncesi haritalarda adı Alakilise. Arı kuyusu ne demek ya?




[1] Sırasıyla Fethiye, Kalkan, Kaş, Gömbe, Demre, Finike, Çavuş, Altınyaka, Korkuteli, Antalya.
[2] Genel kural olarak İslam köyü düzde ve verimli tarımsal arazide olur. Rum ve Ermeni köyü diktedir, sıkışıktır, küçük bahçelidir.

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Mustafa Kemal'e neden karşısın söyle

“Mustafa Kemal'in yerinde olsaydınız, o tarihlerde siz nasıl bir politika izlerdiniz?” diye sordu bir arkadaş, kibarca, onyüzmilyonuncu kez.
Otuz beş seneden beri bu soruyu cevaplamaktan dilimde biten tüyleri toplasan kaz tüyü yorgan olur.... diye cevaplamak üzereydim ki, düşündüm, okurların yarıdan fazlasının yaşı otuz beşten küçük. Moruk olduk sayılır. Bir daha baştan almakta fayda olabilir.
*
Cevap: Aşağı yukarı aynısını. Zekâm ve cesaretim yeter miydi ayrı mevzu, ama temel varsayım, bir, yıkılmış bir devletin iktidarını yeniden kurmak, ve iki, kendi iktidarını – ve canını – korumak olunca gerisi mantıki bir silsile içinde geliyor. Elbette Osmanlı’nın yüz sene uğraşıp başaramadığı “modernleşme” mücadelesi için fırsattan yararlanıp güçlü bir hamle yapacaktı. Elbette ekonomisi çökmüş, nüfusunun üçte biri muhacir gelmiş bir ülkede sahte de olsa bir ulusal heyecan yaratmaya çalışacaktı. Elbette İstanbul ve İzmir’in elitlerine “Batılılık” satarken sade vatandaşın gözünü vatan millet Sakarya ve denize dökülen gâvur öyküleriyle boyayacaktı. Elbette kanlı bir entrika geleneğinden gelen silah arkadaşlarını hizaya getirmek için gerekirse aralarından birkaçını tutup asacaktı. Elbette devletin parçalanma sürecine dur demek için Kürtlere karşı caydırıcı tedbir alacaktı. Elbette İngiliz’le Alman’dan hangisinin ağır basacağı belli olmayan bir dünyada İngiliz liberalizmi ile Alman Nazizmi arasında bir orta yol tutturmaya çalışacaktı. Elbette Fransa’nın tükendiğini görünce fırsat bu fırsat deyip Suriye’den parça koparacaktı. Akıllı ve cesur biri, başka türlü yapabilir mi?
1929-30’dan sonraki cinnet belirtilerini ben olsam gösterir miydim? Mesela dil ve tarih teorileri, Dersim katliamı, İnönü’nün tasfiyesi, kızlar, Savarona, Dolmabahçe sarayı...? Dürüst olmak gerekirse gösterirdim sanırım. Mutlak iktidarın çürütücü etkisinden benliğini korumak zor. Korurum diyen yalan söyler.
Sor: Abdülhamid’in yerinde olsam farklı yapar mıydım? Onun koşulları daha başka, 1. tükenmiş bir devletin iktidarını ömrü yettikçe sürdürmesi, ve 2. kendi iktidarını – ve canını – koruması gerekmiş. Siyasette yapayalnız; sırtında altı yüz yıllık bir geleneğin ağırlığı, etrafında üç yüz kişilik entrikacı ve işe yaramaz bir ailenin dengeleri. Uzaktan eleştirmek kolay; ama olaylar zincirini adım adım izleyince görüyorsun ki kaderin kendisi için çizdiği çerçeveden kaçması çok zor, belki imkansız.
Bugünkünün yerinde olsam neyi farklı yapardım? O kadar kara cahil değilim tabii, istesem de olamam; nefret politikasını da o denli pervasızca pompalamaktan hicap ederim. Ama say ki amacım, a) kemikleşmiş bir iktidar yapısını kırmak, ve b) kendi iktidarımı – ve canımı – korumak olsun. İzlediği politikalardan daha rasyonelini bulur muydum? Ne bulurdum?
Bundan dört sene önce Cromwell’e dair yazdığım bir notta (http://nisanyan1.blogspot.com/2014/04/sradan-bir-politikacnn-padisah-olma.html) demişim ki, devlet yönetmek sanattan çok bilimdir; objektif yasaları vardır. En radikal hayallerle bile yola çıksan sonunda iktidarın bir mantığı var ve o mantığa boyun eğmek zorundasın; yoksa tarihte dipnotu bile olamazsın, ringe çıkıp ilk yumrukta silinen milyonlardan biri olursun. Kaç yazımda, ucundan da olsa bu konuya değindim. Defalarca dedim ki, liderin trajedisini anlatmak için tarihin ya da sosyal bilimin aletleri yetmez. Shakespeare lazım, hedeflerle koşullar arasındaki ölümcül açmazı mısralara dökmesi için.   
*
Derdimiz Mustafa Kemalle değil. Seksen sene önce ölmüş adamla kavga etmek için aklını yitirmiş olmak lazım. Ya da mümin olmak, ki aynı şey. Sezar’la kavga ediyor muyuz? Gıyasettin Keyhusrev’in yerinde olsan sen yapardın, söyle! diye kimseyi durup durup taciz ediyor muyuz?
Problem Mustafa Kemal’in müritleridir. Dünkü değil bugünkü problemdir. Paşanın kendisi değil, ikonu.
O ikon çağdaş Türk ırkçılığının ve Devlet tapıcılığının bayrağı haline gelmiştir. Devlet ve vatanmillet adına girişilmiş her türlü namussuzluğu a priori aklayan bir ahlaki körlüğün simgesidir.
O ikonu taşıyanlar, Türkiye’nin yarı-okumuş ve ucuz modernlik cilasıyla cilalanmış zümreleri, o ikondan aldıkları coşkuyla dış dünyaya karşı nefret ve kompleks kusarlar. Buna karşılık içeride, kendi avam tabakalarıyla duygusal iletişim kurma imkanını tamamen yitirmişlerdir. [Bütün dünyada milliyetçilik, popülizmin aracıdır; “halkı” yüceltir. Oysa Türkiye’ye has bir patoloji olan ‘ulusalcılık’, kendi toplumundan nefret eden bir tuhaf alt-elit kültüdür.]
Kemalci mezhep İslam’ı sözde reddeder, kendini İslam’a alternatif olarak sunar. Oysa tarihsel İslam’ın en derin ve en habis boyutu olan Millet-i Hakime kibrinin günümüzdeki has temsilcisidir. Toplum teorisinin temeli “fethettik, demek ki haklıyız” diye özetlenir. O yüzden o hastalığa tutulanlar, Türklerin komşusu ve tebaası olmuş halkları anlamaktan ve onlarla herhangi bir düzlemde duygusal yakınlık kurmaktan acizdir. O yüzden, bugün Türkiye’nin en önemli meselesi olan Kürt meselesinde yer yer ahmaklık boyutuna varan bir cahillik sergilerler.
O yüzden Türkiye’nin Yakınçağ tarihini kavramaları ve o konuda iki mantıklı laf etmeleri büsbütün imkansızdır. Çünkü modern Türkiye’nin tarihi o Millet-i Hakime kibrine isyan edenlerin ve o kibri sürdürmek için çaresizce çırpınanların tarihidir; öyle görünüyor ki daha da bir müddet öyle olacaktır.
Yaklaşık elli yıl oluyor, sanırım hayatta irili ufaklı yeterli sayıda Kemalciyle muhatap oldum. Aralarında “medeni” sıfatını hak eden kimse azdı. Medeni: yani saygıyla ve güler yüzle konuşan, kalbinin derininden bir nefret havuzu taşmayan, genel insani değerlerden haberdar, sağduyulu, mutedil.
Onun için diyorum ki Kemalizm illetinden kurtulmadıkça Türkiye’de medeniyet davasını unutun.
*
Paşanın bu işte suçu ne? Onu tartışırız. Kibir ve hakareti Türk siyasi dilinin ana ekseni haline getirmekteki payı yadsınamaz (bkz. http://nisanyan1.blogspot.gr/2009/03/bir-de-tayyipe-laf-ediyorlar.html). Ama asıl suçun onda olduğunu düşünmüyorum. Etkisi dolaylıdır. Kemal ikonu 1950’den sonra – iki partinin iş birliğiyle – inşa edildi; 1960 darbesinden sonra bir kanser gibi memleketi sardı.
Ama bu demek değil ki sırf ikonla uğraşalım, Mustafa Kemal’e dokunmayalım. Müminlerinin aklını çelmek için, duygularını hırpalamak için, morallerini bozmak için Paşa’larına dokunmak zorundayız. Etrafına ördükleri kutsallık halesini bozmakla başlamalıyız. Bir destan kahramanı değil alelade bir siyasi lider olduğunu, yaptığı her işin akıl ve fayda bazında tartışılabileceğini göstermeliyiz. Masalın içine akıl zerk etmeliyiz.
Çünkü aklın geldiği yerde mit kaçar. İkon kırılır.
Yanlış Cumhuriyet’i bu açıdan okumaya çalışın bence. O kitapta – birkaç detay dışında – kötüleme yoktur. Şu işi yanlış yapmış demez. Sadece “emin misiniz” diye sorar. “Bir de şu açıdan bakmayı denediniz mi? Tartışılmaz zannettiğiniz veriler, mantık terazisine geliyor mu?”
Yoksa Paşa büyük adam. Ona ne şüphe?

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Federasyon olmadı özerklik verelim

Türkiye'de federasyon olmaz, onu unutun. Bildiğim federasyonların hepsinde alt birimler, egemen ya da egemenimsi devlet geçmişine sahip olan yerlerdir. Kadim zamandan kalma sınırları vardır. Töreleri, tarihleri vardır. Ortak devletin oluşum sürecinde egemenlikten belli tavizler verip bir orta noktada buluşmuşlardır. Merkezi devlet idari kararla bunları kaldıramaz, sınırlarını değiştiremez. İdari kararla egemenlik (hatta yarı-egemenlik) tesis edilmez. İdari kararla özerk birim yaratan, idari kararla özerkliği geri alabilir ya da kuşa çevirebilir. Ona federasyon denmez, hormonlu vilayet denir.
Almanya ve Hollanda, başka koşulların ürünü olan İsviçre, öbür tarafta Hindistan, eskiden bölük pörçük yerler iken yapıştırma yoluyla devlet oldular; o süreçte bazı egemenlik unsurlarını yerel birimlere bırakmayı tercih ettiler veya bırakmak zorunda kaldılar. [Almanya’da asıl gerekçe aşırı güçlenmiş olan Prusya’yı parçalamaktı; bir de, birliğe gönülsüz katılan Bavyera’yı memnun etmek.]
ABD, Kanada ve Avustralya’da İngiliz kolonyal hukukunun garabetleri rol oynadı. Britanya’nın denizaşırı yerleşkeleri merkezin idari sistemi dışında, yarı-müstakil birimler olarak örgütlenmişti. Bağımsızlık ilan edilince ayrı kimliklerinden feragat etmek istemediler. ABD’nin eyalet sistemini tanımlayan, ilk 13 eyaletin normlarıdır. Sonraki eyaletler idari kararla kurulsa da ilk 13’ünün anayasal geleneğini sürdürdüler.
Latin Amerika’da merkezi devletlerin gücü (parası, kadrosu, ordusu, ulaşım olanakları) yoktu. O yüzden taşrayı fiilen başına buyruk bıraktılar. Sonradan kontrol altına almaya teşebbüs edince çoğunda iç savaş çıktı: bkz. Meksika (defalarca), Büyük Kolombiya, Küçük Kolombiya (defalarca), Venezuela, Brezilya, Uruguay. Tatlıya bağlayabilen bağladı, adına federasyon dediler.
Sovyetler’de ve onun cüzü olan Rusya’da da federasyon, iç savaşın ürünüdür. Stalin’in dahiyane buluşuyla tüm Sovyet “halklarına” sonsuz idari bağımsızlık bağışlandı, ama gerçek güç, tümüyle merkeziyetçi yapıda bir anayasa-dışı organa, SBKP’ye verildi. Komünizmin çöküşünden sonra Rusya’da durum tam nedir bilmiyorum, ama SBKP’nin yerini eşit derecede merkeziyetçi bir de fakto yapılanmanın alması kaçınılmazdı; aldı gözüküyor.
Ders 1: Devletler egemenliği kolay kolay kimseyle paylaşmazlar. Paylaşıyorlarsa ya kuruluş koşulları onu gerektirmiştir (İsviçre, ABD), ya da silah zoruyla mecbur edilmişlerdir (Meksika, SSCB).
*
Belli devlet yetkilerinin özel niteliğe sahip bölgelere devredilmesi, yani devolüsyon, ayrı bir şey. İdari bir pragmatizmden söz ediyoruz. Bugün ihtiyaç vardır devredilir; yarın ihtiyaç kalkar geri alınır.
Birleşik Krallık’ı sayma, hiçbir yere benzemez acayip bir model. Oradan aldıkları ilhamla önce İspanya’da, peşinden İtalya ve Fransa’da uyguladılar. Portekiz’de (Azor Adaları), Danimarka’da (Grönland, Faroer Adaları), Filipinlerde (Mindanao Müslüman bölgesi) de emsalleri varmış.
Temel hadise, farklı dili veya kültürü olan bölgelerde o dil veya kültüre hayat alanı yaratmak. Mesela Fransa’da Bretonca veya Korsikaca okullar açmak, o dilde yayınları ve kültürel etkinlikleri kamu fonlarıyla desteklemek, devlet dairelerinde ve yerel meclislerde o dili konuşanlara istihdam yaratmak. Pratik ve insanları memnun eden bir yöntemdir. Güvenlik riski sıfırdır. Türkiye’de uygulanmaması için, devlet idaresinin geleneksel bönlüğü dışında, mantıklı bir sebep görünmüyor.
İlk başta sadece dil/kültür alanları için tasarlanmış bir modeldi, sonra ülke içindeki az gelişmiş bölgelere fon aktarmak için aynı model kullanıldı. İtalya’da mesela Sicilya’nın özel statüsü yanılmıyorsam bu gerekçeye dayanıyor, birtakım vergi ve yatırım kolaylıkları uygulanıyor. Bu da mantıklı bir şey. Türkiye’de çeşitli formlarda denendi, pratikte pek işe yaramadıysa da ileride yarayabilir.
İspanya zaman içinde daha ilginç denemelere girişti, özerk bölgelerin her birinin farklı idari ayrıcalıklar edinmesine izin verdi. Örneğin Bask ve Navarra bölgelerinin mali özerkliği (yani bütün dolaysız vergileri toplama ve dilediğince harcama yetkisi) ve bağımsız polis teşkilatları var, diğer bölgelerin yok. İtalya’da Almanca konuşan nüfusun yaşadığı Trentino ve Yukarı Adige bölgesi, dilerse referandumla İtalya’dan ayrılma hakkına sahip. İskoçya’nın ayrı parlamentosu, İngiltere pound’una eşdeğer ayrı para basan merkez bankası var. Bizim oğlanın dediğine göre milli eğitim politikaları da komple farklıymış.
*
Türkiye’de olur mu? Aklın hüküm sürdüğü bir ülke olsa, en azından dil/kültür alanında olması gereken buydu. Akla ilk gelen bölgenin yanında Dersim ikincisi mi olur? Lazistan gerekir mi? “Biz de isterük” diye ayaklanacak olan diğerleri (Samandağı Alevileri, Borçka Gürcüleri, Pınarbaşı Çerkesleri...) için birtakım yasal düzenlemelerle mikro-özerklik alanları yaratılabilir mi? Konuşulacak şeylerdir, çözümleri bulunur.
İki tanesi zor aşılır, üçüncüsü aşılamaz üç engel var lakin.
Birincisi, Kürdistan fazla büyük. Türkiye’nin nüfusu en hızlı artan 13 ila 15 ilini kapsayacak bir özerk otoritenin bütçesi ve kadrosu, TC yönetiminin hantal metotlarıyla başa çıkamayacağı kadar ciddi bir iktidar odağına dönüşme potansiyeline sahiptir. Korkarlar. Kim olsa korkar.
İkincisi sınırlar belli değil. Ortada tanımlanmış ya da kolayca tanımlanabilecek bir siyasi birim yok. Kars’ta, Erzurum’da, Bingöl’de, Elazığ’da, Adıyaman’da, Gaziantep’te sınırı nasıl çizersen çiz, kan gövdeyi götürecektir.
Üçüncüsü Türk devletinin tarihi hafızasıdır. Onu aşmaya ben imkan göremiyorum.
Türkiye bölgesel özerklik fikriyle yeni tanışmadı. Eflak ve Boğdan vardı. Peşinden Mısır, Samos, Cebeli Lübnan, Küveyt, Girit, Batı Rumeli. Hepsinin akıbeti baştan belliydi. Eflak ile Boğdan’ı saymazsan, özerklik statüsünün ilanıyla son Türk garnizonunun kapı dışarı edilmesi arasında geçen süre ortalama otuz kırk yıldır. Bu geçmişin anılarını genlerinde taşıyan TC devleti, sizce, üç memurla beş öğretmenin Kürtçe konuşmasını sineye çekmek seviyesinde dahi olsa, siyasi özerkliğe geçit verir mi?
*
Bu mevzular 2009’dan 2013’e dek, belki daha da önce, konuşuldu, tartışıldı, rasyonel bir çözümün eşiğine dek gelindi. O noktada Türk devletinin hafızasının bekçileri devreye girdiler, “ne mozayiği ulan”[1] diye kükreyerek duruma el koydular, masayı devirdiler. O zamana dek (gönülsüzce) çözümün ebesi rolünü oynayan Cumhurbaşkanını, iki tokatta[2] hizaya getirdiler. Belki de kendi mantıklarınca haklıydılar, kim bilir? Olmayacak duaya amin demenin bedeli ağır.
Bu saatten sonra çözüm yolu var mıdır? Belki vardır, ben göremiyorum.
Bu aşamaya gelmiş evlilikler, benim bildiğim, ya boşanmayla biter, ya da – Allah göstermesin – cinayetle.




[1] Alparslan Türkeş’in, yanılmıyorsam 1991 tarihli veciz deyimidir. http://www.ilkehaber.com/haber/mhpnin-gazetesinden-sahine-ne-mozaigi-ulan-25782.htm
[2] Mayıs 2013, Aralık 2013.

Türkün şanıdır fetih


Türk siyasi düşüncesinin temel kavramı FETİH’tir.
Fethedilmiş olan her yer, başkaca bir kritere başvurmaksızın “bizim”dir. Dolayısıyla dünyada herhangi bir yer “bizim” (yani Devletimizin) olabilir. Bazı yerlere gücümüz yetmez, dolayısıyla onları paranteze alırız. Zayıf olduğunu düşündüğümüz komşulara ait yakın yerler – mesela adalar, Afrin, Erivan – doğal olarak “bize” (yani Devletimize) ait olması gereken yerlerdir. “Çok da yakınmış” gibi tepkiler kolayca dile getirilir. Gasp iştahını sorgulayan vatandaşların kolayca “hain” olduğuna hükmedilir. “Bizden” (yani Devletimizden) yana olmadığına göre, eğer etnik bir etiketi varsa, demek ki Ermeninin yahut Rumun fetih heveslisi olmalı. Yoksa daha kötü: yabancı ve tanımlanamaz bir gücün “gizli emellerinin” temsilcisidir kesin.
Eğer herhangi bir kritere tabi olmaksızın her yer “bizim” olabiliyorsa, demek ki hiçbir yer gerçek ve objektif bir manada “bizim” (yani Devletimizin) olamaz. Haydan gelen huya gider. Hırsızın malı hırsıza helal. Dolayısıyla ülkemizin (yani Devletimizin arazisinin) herhangi bir cüzünün statüsünü sorgulayan, ya da – daha ilginci – herhangi bir cüzün Devletimize aidiyetini kaba kuvvet dışında herhangi bir rasyonel, ahlaki, sosyolojik, psikolojik, hukuki temele oturtmaya çalışan kişinin otomatikman “bizi” (yani Devletimizi) bölmeye çalışan feci bir hain ve bölücü ajan olduğuna hükmedilir. Tüm şahıslar, düğmesine basılmış otomat gibi küfretmeye başlarlar.
Siz daha özerklik, mözerklik, konuşun.
*
(Ertesi gün)
Hayır, derdimi anlatamıyorum, Japonca öğrenmeliyim.
He, gücü yeten herkes fetih yaptı. Romalılar da yaptı. İngilizler de yaptı. Gariban Ermenilerin iki bin senedir o taraklarda bezi yok, ama daha önce fırsat bulunca girişmişler onlar da.
Siyasi düşüncenin TEK kriteri olmasından bahsediyoruz. Ayrı bir şey.
Başka kriterler olabilirdi. Mesela "medeniyet götürüyoruz", "ekonomi kalkınıyor", "vergiyi kıstık, ücretleri artırdık", "halk bizi istiyor", "Zitvatorok antlaşmasına göre bizim hakkımızdır", "stratejik dengelere daha uygun", "petrol için liman lazım", "bizde kiraz ağaçları daha güzel çiçek açar," "cahildirler kendilerini yönetemezler," vb.
Bu kriterlerin hiç biri ortalama Türk zihninde ağırlık taşımaz. Hatta çok enteresandır, Tr'nin filan yerdeki hakimiyetini bunlar gibi bir rasyonel veya quasi-rasyonel temele oturtmaya çalışsan da gizli hain olduğuna hükmederler. Madem fethettik, bizimdir. Madem fethedemedik, gene bizimdir. Basit.
Başka kanalda "federasyon" ve "özerklik" tartışması açıldı, bu yazı onun yan nağmesi. Neden Türkiye'de öyle şeyler olmaz, olamaz, onun şeysi.

18 Nisan 2018 Çarşamba

İspanyollar daha mı kötü?

Meksika’nın fethine dair en önemli birincil kaynak Bernal Diaz del Castillo, Yeni İspanya’nın Fethinin Hakiki Tarihi (y. 1560). Sürükleyici bir macera öyküsüdür. İki yüz şaşkın çapulcunun görkemli (fakat bazı bakımlardan çok ilkel) bir imparatorluğu ele geçirmesini anlatır. Yazar fetih seferine şahsen katılmıştır, ama Cortès’e karşı eleştirel, yerlilere karşı anlayışlı ve ölçülüdür. Aztek’lerin son derece kanlı egemenliğine karşı çıkan diğer yerli kavimler olmasa bu iş olmazdı demeye getirir.

1980 Ocağında Michoacan eyaletinde o kavimlerdan biri olan Tarasco’ların kasabasında üç gün geçirmiştim – pardon Purhépecha demek gerekiyormuş, Tarasco aşağılayıcıymış, artık öyle denmiyormuş. Sanırım benim bakış açımı etkilemiştir. Aztek’lerden (yani Nahuatl dili konuşan Meksika çoğunluk yerlilerinden) hala hoşlaşmazlar. Kendilerine Hıristiyanlığı öğreten Don Vasco de Quiroga’yı (ölümü 1565) aziz sayarlar. Bir tür Meksika Zazaları mı desek?
Garcilaso de la Vega
Peru’nun fethine dair muazzam bir eser, Inca Garcilaso de la Vega’nın iki ciltlik Kraliyet Kenti Cusco’nun Tasviri ve İnka Vekayinamesi (1609). Onu da 1981’de okumuş, tarif ettiği evleri Cuzco’da teker teker bulmayı denemiştim. Yazar baba tarafından conquistador oğlu (evlad-ı fatihan), ana tarafından İnka kraliyet soyundan olduğundan her iki tarafa eşit mesafede durur, teyzelerinden işittiği İnka menkıbelerini nostaljiyle anlatır, baba tarafından tanıdığı fatih tiplerini Rönesans ressamlarına has keskin gözlem gücüyle ayrı ayrı tasvir eder. Yalnız Peru’ya değil, fethe, kolonyalizme, egemenliğe dair okuyabileceğiniz sayılı eserlerdendir.

İkisinin de İngilizcesi, Fransızcası, Almancası var. Türkçe beklemeyin.

*
Amerika kıtasındaki İspanyol kolonyalizmi ile Osmanlı kıtasındaki İslam kolonyalizmi şaşılacak derecede birbirine benzer. İkisi de fethe dayanır. İkisi de fatih azınlığın yerli halkı acımasızca sömürmesi ve aşağılaması üzerine kuruludur. İkisi de sömürüyü dinle meşrulaştırır. Sömürenle sömürülen arasındaki statü farkı, sosyal ilişkilere ve evliliğe ilişkin katı kurallarla pekiştirilir. Bu yapının ürettiği ırkçı önyargılar zamanla şiddetlenmiş, modern dönemde toplumu tıkanma ve kriz noktasına getirmiştir.
Büyük fark dinî asimilasyon politikalarındadır. İspanyollar yerli halkı Katolik olmaya mecbur ettiler. Sömürenle sömürülen, prensipte aynı ibadethanede yan yana geldi. Dolayısıyla statü farkının dine değil başka bir şeye, mesela soya ve cilt rengine dayandırılması gerekti. İnsanlar criollo, mestizo, cholo, indio – safkan, az karışık, çok karışık, hepten yerli – olarak sınıflandırıldılar; buna göre sopa taşıdılar veya sopa yediler. Osmanlı ise, İslam hukukunun denenmiş ve onaylanmış sömürü metodolojisine bağlıydı. Birtakım istisnalar dışında kimseyi Müslüman etmeye çalışmadı. Aksine, Müslümanlaşmanın önüne ideolojik ve psikolojik engeller koydu. Bunu dillere destan “hoşgörüsünden” ötürü yapmadı. Osmanlının şunca yüz yıllık tarihinde (en son dekadans dönemi hariç) “gâvur da iyidir, hoş görelim” diye akıl yürüten tek bir kalem sahibi bulamazsınız. Sömürdüklerinin dinine dokunmadı, çünkü ekonomik rantın tamamına yakınını onlardan elde etmekteydi; yanısıra, Gâvurun “pis” ve “soyu bozuk” olduğuna dair güçlü toplumsal kabulleri vardı. Bu yüzden, gayrimüslimin Müslümanlığa dönmesi teşvik edilmek şöyle dursun, kuşku ve aşağılamayla karşılandı. Sadakatleri sorgulandı; ikinci, üçüncü kuşağa kadar alt soyları ayrımcılığa tabi tutuldu. Zimmilere ait birtakım güvenceleri kaybederlerken, millet-i hakimenin ayrıcalıklarından yararlanmaları nesiller boyu engellendi.
Elbette yerli halk din değiştirerek sömürüden (nispeten) kurtulmanın, egemen zümrenin rantından ve kibrinden (nispeten) faydalanmanın yollarını aradı; bazen buldu. Bulduktan hemen sonra da geçmişini unutturmanın ve evlatlarını o geçmişten korumanın peşine düştü. Anadolu’nun etnik tarihi, o uğurda söylenen yalanların tarihidir. Kıpçak’ın ne olduğundan habersiz birtakım garibanlar o yüzden “Atalarımız Kıpçak Türküydü” diye hançerelerini yırtarlar; o yüzden bir Rum dönmesiyle bir Kıbrıslı Roman çocuğu Türk ırkçılığının teorisini üretirler; o yüzden Isparta’nın Hıristiyanköy’ü, adının kadimden beri İslamköy olduğuna kendini inandırır. Ülkenin kendi tarihine ilişkin tüyler ürpertici cehaleti gerçekte sistematik ve akılcı bir tercihin ürünüdür. Türkiye, geçmişi silindiği ölçüde var olan bir ülkedir.
*
Sömürünün niteliği ve boyutu açısından İspanyol modeliyle Türk modeli arasında fark var mı, emin değilim. Zorbalık, gasp, fiziksel şiddet, fakirleşme hakkında bildiklerimiz aşağı yukarı aynıdır. Ülkelerin uzun vadeli ekonomik tükenişi yaklaşık aynı boyutlardadır. Ancak bir fark dikkati çeker. İspanyol modelinde sömürenle sömürülen aynı manevi cemaatin mensubudur. Dolayısıyla sömürüleni insan ve kardeş olarak gören ve dünyayı onun bakış açısıyla algılamayı deneyen sesler, az da olsa, her dönemde duyulur. Yukarıda andığımız Bernal Diaz ve Garcilaso de la Vega gibi, olayları iki yönlü görmeye çalışan “hümanist” yazarların tek bir benzerine, altı yüz yıllık Osmanlı tarihinde rastlanmaz. Gerçek bir olaya dayanan Misyon filmindeki gibi, dinî prensip adına kendi devletine karşı sömürülenden yana tavır alan elit zümre mensubunun Osmanlı ve İslam tarihinde eşi yoktur. Osmanlının kafası net: İslam haktır; haraç ve cizye helaldir; gâvur pistir, mel’undur, “şımarırsa” tedip edilir. Cumhuriyet devrinde de bu anlayışın değiştiğine dair bir belirti göremiyoruz.
Latin Amerika’da beyaz adamın zulmüne dair işitmiş olduğunuz onca şey yalan mı? Yalan değil, ama onları işitmiş olmanız da tesadüf değil: çünkü Latin Amerika’da beyaz adamın egemenliğinin her aşamasında, o egemenliği eleştiren, belgeleyen, kınayan beyaz adamlar çıkmış. Meksika’da İspanyol zulmüne dair doğrudan veya kulaktan dolma ne biliyorsanız hepsi Bernal Diaz ile, ondan çok daha beter bir eleştiri yazan Dominiken rahibi Bartolomé de las Casas’a dayanır.
Osmanlı devletinde ise kepazelikten rahatsız olan, ya da rahatsızlığını dile getirecek vicdan ve cesarete sahip olan tek kimse çıkmadığından, bugün milyonlarca cahil genç modern çağların en zorba ve ahmak iki diktatörlüğünden birini bir çeşit Birleşmiş Milletler Barış Gücü zannetmeye devam eder.

17 Nisan 2018 Salı

Memleket bağrında yara izleri

Arapça ve Süryanice konuşan Süryani yerleşimleri
Coğrafyadaki yara izleri bazen tahmin edemeyeceğiniz kadar eskilere gider. Mesela şu haritayı alalım. Kırmızı hat bir dil sınırıdır. Hattın solunda Mardin Süryanileri oturur; Süryanice bilmezler, Arapça konuşurlar. Hattın sağındaki Midyat Süryanileri onlarla din kardeşi oldukları halde “Süryanice” adı verilen Turoyo lisanını konuşurlar, Arapça bilmezler. 2006’ydı yanılmıyorsam, Savur’un Kıllıth köyündeki kilisede bir Süryani düğününe misafir olduk. Oğlan tarafı yerli, yani Arabofon, kız tarafı Midyatlı olduğundan ortak dilleri yoktu, herkes Kürtçe anlaştı.
Mardin tarafı iyice tükenmeye yüz tuttuğundan bu seferki haritamız yeterince güçlü bir grafik imge sunmuyor. Şimdi sadece iki cılız nokta (Savur Kıllıth ve Bafava) gördüğümüz alanda 1960’lara dek yirmi otuz tane Süryani köyü vardı. Mardin şehir merkezi, Kabala ve Yeşilli kasabaları, Savur ve Mazıdağı’nda da önemli Süryani toplulukları vardı. Göçe zorlandılar veya asimile oldular.
Midyat tarafı 1990’lara dek nispeten daha iyi direndi. Sonra çift taraflı ağır baskıya dayanamayıp Almanya ve İsveç’e göçtüler. 2000’de Bülent Ecevit’in hayatta yaptığı az sayıda başarılı işten biri olan anlaşmayla bir bölümü geri döndü. Şimdi Midyat ve Nusaybin’de yirmiye yakın Süryani köyü var, Allahın sırtını döndüğü bir diyarda her biri bir küçük medeniyet vahası. Gerçekte 1915’e ve hatta 1960’lara dek o harita çok daha kalabalıktı. Nusaybin merkez kasabası ile İdil ve Dargeçit’in neredeyse tüm köyleri eski Süryani yerleşimidir.
Nedir o kırmızı çizgi? Sıkı durun: M 363 yılında Julianus’un İranlılara yenilgisiyle fiilen oluşan ve 387’de Theodosius zamanında anlaşmaya bağlanan Roma-İran sınırıdır. Nusaybin ve Midyat İran tarafında, Dara, Mardin ve Hısnıkeyfa Rum tarafındadır. İki yüz sene sınır öyle kalmış; sonra 590 civarında Bizans bir hamleyle doğuda Dicle’ye (yani Cizre’ye) kadar dayanmış, ama o fethin hayrını görmemiş. Kırk sene sonra Araplar gelip sınırı ortadan kaldırmışlar.
387 ve 591'de Rum-İran sınırı
Tam öyküsü nedir bilmiyorum. Midyat ve Mardin’de sorabileceğim muhteremler var, ama hapisten çıktığımdan beri arayıp hatırlarını sormadığım için mahcubum, şimdi sormaya yüzüm tutmadı. Tahmin yürüt derseniz, 387’den sonraki din kavgalarında Kayser’den kaçıp Şah’a sığınanlardır derim. Sonradan siyasi sınır ortadan kalksa da o yara dikiş tutmamıştır, zonklamaya devam etmiştir.
 *
Dicle’nin doğusu ayrı bir alemdir. O tarafta şimdi hiç Süryani yerleşimi kalmadı. Oysa yüz yıl önce tonla vardı, şimdi gidip gezerseniz beş köyün birinde eski kilise harabesini gösterirler. Cizre, Şırnak, Siirt ve Hakkari’de bildiğim kadarıyla Süryani Kadim mezhebine bağlı nüfus hiç yoktu. Uzak dağlarda yaşayanlar Nasturi, daha düzayak yerdekiler 16. yy’dan sonra Keldani adı verilen cemaattendi. Doğu Süryanicesi ya da “Asurice” denilen dili bilirler, ama daha çok Kürtçe ve Ermenice konuşurlardı. Hatta Pervari’nin Hertvin (Ekindüzü) köyünde sadece oraya özgü bir Hertvince lehçesi 1960’lara dek canlıydı. Şimdi İsveç’te o dili sürdürmeye çalışan birkaç yüz kişilik cemaat hala var diyorlar.
Dicle’nin batısı ile doğusu neden farklı diye sorarsanız gene tam cevabı bilmiyorum. Ama hiç kuşkum yok ki sebep siyasi bir sebeptir. Bir tarihte orada bir devlet sınırı vardır. Muhtemelen 590 küsur yılındaki Bizans-İran sınırı söz konusudur. Çünkü devletlerin var olduğu çağlarda insanlar gelişi güzel dağılmazlar. Bir devletle bozuştukları ya da onun zulmüne dayanamadıkları için oradan göçerler; başka bir devlete sığınırlar. Eğer o devletin belirli bir iskan politikası yoksa genellikle sınırın hemen arkasına yığılırlar. Bin sene sonra o sınır unutulduktan sonra da etnolojik haritada izi kalır.

15 Nisan 2018 Pazar

Küçük Anadolu bulmacaları

İki tane Derevenk var. Daha meşhur olanı Kayseri kentinin Doğu kenarında, Germir ile Tavlusun arasındaki güzel vadi. Dört bir ucu Rum ve Ermeni kiliseleriyle bezenmiş bir yer. Vadi içindeki Surp Sarkis Ermeni manastırı 12. yy’dan itibaren kaydedilmiş.[1] Vank “manastır” demektir, Türkçede umumiyetle Venk olur. Soru, baş tarafı Türkçe dere mi, yoksa Ermenice der “rabb, hazret, İsa”mı? Her ikisi de olabilir. Kaynaklar bilgi vermiyor.
Germir Kayseri merkezin 6 km kadar doğusunda tarihi bir şehir. Garmir, antik telaffuzda Karmir, Ermeni kaynaklarında 4. yy’dan bu yana “Kayseri kenti” anlamında kullanılır. Karmirk Կարմիրք “Kayseri ülkesi” yani Kapadokya demektir. Türkiye’de adı Germiri, Germüri, Garmiri, Germıranıs ve benzeri olan altı yedi yer var Elazığ, Dersim, Erzincan ve Kelkit taraflarında. Bunlar “Kapadokyalı” mı demek, garmir sözcüğünün Ermenicedeki diğer manasıyla “kızıl” mı demek, bilemiyoruz.
Öbür Derevenk Şereflikoçhisar ilçesi Yazısöğüt köyü. Esasen köyün değil yandaki dramatik görünümlü kel dağın adıymış. 39°04'06.73"K  33°37'38.78"D pozisyonunda kusursuz bir manastır yeri görüyoruz. Yerinde görmeye bile gerek yok: dağ başında ıssız bir çanak, su kaynağına yakın, korunaklı, uzaktan Kızılırmak’ı görüyor ama kendisi görünmüyor. Nitekim bu noktadan çıkıp aşağıda Derevenk köyünü besleyen derenin adı neymiş? “Gafur Deresi”. Külahıma anlat, Gâvur Deresi olduğu belli.
Bu köyün 2 km güneyinde Anadolu’nun saklı incilerinden biri, Parlasan. Köyün ortasındaki dev höyüğe dikkat: Erken Tunç çağından (yani MÖ 3000’lerden) beri önemli bir yer olduğu aşikar. Roma-Bizans devrinde adı Parnassós imiş, Yunanistan’daki Parnassós dağı ve Paris’teki Montparnasse ile adaş; Türkçesi sözcüğün akkusatif halinden Parnason veya Parnasun şeklini alır. Hititçe parna- “ev” demek diye birkaç yerde yazıyor, ama Şikago Üniversitesinin büyük Hititçe sözlüğünde (Volume P, 176) parna- “kilim gibi bir tür kumaş, perde, yaygı” diye açıklanmış. Vurgulu –ssós eki Anadolu, Girit ve Yunanistan’da antik-öncesi çağdan kalan elliye yakın yer adında mevcut; muhtemelen “yer, yurt, kasaba” gibi bir anlamı olmalı.
İşte bu Parnassos/Parlasan kasabasından gelip Got’lara, yani Almanlara esir düşen bir vatandaşın evladı olan Ulfila yahut Wulfila (“Küçük-kurt”) adlı şahıs sene 350 dolayında İncil’i ilk kez Got diline çevirmiş.[2] Bu mühim bir olay, çünkü elimizde Almanca ve benzeri Germanik dillerle ilgili en eski belge bu İncil çevirisi. Şöyle bir şey:
atta unsar þu in himinam, weihnai namo þein. qimai þiudinassus þeins. wairþai wilja þeins, swe in himina jah ana airþai.
Uğraşırsanız çözersiniz: Vater unser Du in Himmel, geheiligt Name dein, komme Justness dein, werde Wille dein, so in Himmel ja an Erde
Luther’e göre: Unser Vater in dem Himmel. Dein Name werde geheiligt. Dein Reich komme. Dein Wille geschehe auf Erden wie im Himmel.



[1] Drtad Arkebiskobos Balyan, Hay Vanorayk' [makaleler, 1883-1914], Eçmiadzin 2008.
[2] Parlasan bağlantısını Kayserili Philostorgius’un 430 tarihli Kilise Tarihi’nden öğreniyoruz. Şurada: Philostorgius Church History, ed. Philip R. Amidon (Atlanta 2007).

14 Nisan 2018 Cumartesi

Afedersiniz Ermeni şeyleri

Birinci harita Türkiye’de 1960-öncesi itibariyle Ermenice yer adları. İkinci harita 19. yüzyıl sonlarında Ermeni yerleşimleri.
Ermenice yer adları

19. yüzyıl sonunda Ermeni yerleşimleri

İkisi aynı şey değil. Bir yerin adı Ermenice olduğu halde nüfusu sonradan çeşitli sebeplerle gitmiş, ya da Ermeniliği terk etmiş olabilir. Buna karşılık özellikle Orta ve Batı Anadolu’da 17. yy’dan itibaren Ermenilerle iskan edilmiş olan yerlerin hemen hiç birinin Ermenice adı yok. Mesela Yozgat’ta benim tespit edebildiğim 26 Ermeni köyünün isimleri ta başından beri Armağan, Burunkışla, İğdeli, Karayakup, Menteşe, Sırçalıtekke, Şerefoğlu ve saire. Bu yerler Osmanlı idaresi altında iskan edilmişler. Daha önce orada köy var mıydı ve adı neydi bilmiyorum. Ama net görülüyor ki yer adları etnik yapıyı değil siyasi egemenliği yansıtır. Cumhuriyet dönemine özgü bir şey değil, kadim çağlardan beri böyle.
Birinci haritanın erken versiyonlarını geçmişte bir iki defa paylaşmıştım. Şık bir harita, çünkü MS 387 yılında Bizans ile İran arasında ikiye bölünen Armenia krallığı haritasının sınırlarına neredeyse bire bir intibak ediyor. Buyurun harita şurada: http://www.aquariustravel.am/history/#prettyPhoto[gallery]/0/ Demek ki 1600 küsur sene öncesinin siyasi haritası Türkiye topraklarında bugüne dek iz bırakmış.
O sınırın dışında Eğin-Arapkir, Sivas, Kayseri, Adana-Maraş-Hatay, Adıyaman civarındaki kümelenmeler 11. yy’da (Türklerin gelişinden hemen önce) Ermeni beylerinin batıya ve güneye doğru göçünün ürünüdür. Tokat’ı bilmiyorum. Daha batıdaki tek tük nokta aslında yanıltıcı. Birkaçında, aslı Türkçe olan adın Ermenilerce kullanılan çevirisini vermişim (mesela İzmit Bahçecik, babaannemlerin köyü, gayriresmi Ermenicesi Bardizag “bahçecik”). Birkaçı şahıs mülkünden türemiş yerler (Sarkis mezrası, Bedros çiftliği). Birkaçı şüpheli vaka, mesela Mersin Mut, Ermenice olabilir mi diye koca bir soru işaretiyle not etmişim. Doğrusunu isterseniz Adana-Samsun hattının batısında sağlam sayılabilecek Ermenice yer adı yok.
Çekirdek bölgeye dikkatle bakınca Erzurum güneyinde kocaman bir boşluk, Ağrı-Kars bölgesinde bir kelleşme görünüyor. Bilemediğim bir nedenle Erzurum’un Hınıs (+ Karayazı, Karaçoban) ilçesinde 16. yy’da Osmanlı tahriri yapılıp bütün yerlere Türkçe ad verilmiş. Çat ve Tekman ilçelerinde ise hemen tüm adlar Kürtçe. Belli ki bunlar da eski birer siyasi yara izi, ama öyküyü bilmiyorum. Ağrı, Kars ve Erzurum kuzeyinin Ermeni nüfusu 1828 Rus harbinde hemen tümüyle boşalmış; yerine epey yavaş bir süreçte Kürtler ve Türkler (Karapapak, Ahıska, Hemşinli) yerleşmiş. O diyarda Ermenice yer adlarının eksilmesi bu hadisenin sonucu mudur, yoksa kökü 16. yy’da bölge nüfusunu silip süpüren Osmanlı-İran harplerine mi gider, bilemedim.
*
İkinci harita "1895 veya 1915 arifesinde nüfusunun tümü veya çoğunluğu (Hıristiyan) Ermeni olan yerleşimler. Dolayısıyla mesela oradaki yüz noktaya bedel Ermeni nüfusu olan İstanbul, İzmit, Tekirdağ (hatta Erzurum ve Van) gibi metropoller gösterilmedi. 
Bilgiyi belli başlı üç kaynaktan derledim.
Eprigyan’ın 1902 tarihli Coğrafya Sözlüğü güvenilir ve detaylı bir eserdir, ancak yazık ki dört cildin ancak ikisi yayınlanmıştır. Bazı iller eksiktir.
Kevorkian ve Pabucciyan’ın 19. yüzyılda Osmanlı Ermenileri kitabı Türkçeye de çevrildi, harikulade bir çalışmadır, listelerdeki yerleri haritaya yerleştirmekte çok yardımı dokundu. Ama bazı illeri (mesela Diyarbakır, Dersim, Maraş) zayıftır; ayrıca çoğu yerde, Ermeni nüfus çoğunluk mudur, azınlık mıdır (yoksa hepsi iki hane midir) belirtmez.
Sovyet Ermeni Ansiklopedisi’nin köy listeleri çok kapsamlıdır, ancak iki problemden maluldür. Birincisi, Siirt, Hakkari, Batman gibi bazı illerde Ermenice konuşan (hatta Ermenice konuşmayan) Keldani ve Nasturi yerleşimleri “Ermeni” olarak gösterilmiştir. Adıyaman’ın Süryani köyleri, ve daha ilginci, Beşiri’nin tüm Ezidi köyleri “Ermeni” kontenjanına alınmıştır. Bu uygulamanın objektif bir dayanağı var mıdır ve varsa nedir, bilmiyorum. Kuşkulu bulduğum yerleri bu nedenle “kısmen Ermeni yerleşimi” diye işaretlemekle yetindim. İkincisi, listelerin hangi tarihteki durumu yansıttığı açıklanmamıştır. Dolayısıyla, 19. yüzyıl esnasında göçler, katliamlar ve toplu din değiştirmeler sonucu Ermeni nüfusunu kısmen veya tamamen kaybetmiş olan yerler dahi 20. yy başında “Ermeni yerleşimi” olarak görülmektedir. Bu durumu başka kaynaklardan doğrulayabildiğim durumlarda düzelttim; aksi halde yine “kısmen Ermeni yerleşimi” formülüne sığındım.
Anadolu’nun kendine has kültürel gelenekleri göz önüne alındığında, akla karayı ayırmanın bazen neredeyse imkansız olduğunu belirtmek isterim.

28 Mart 2018 Çarşamba

Anadolu Rumları

1913-öncesi Rum yerleşimleri

Bu gördüğünüz Yirminci Yüzyıl başı itibariyle Türkiye'deki Rum yerleşimleri. Tabii İstanbul, İzmir gibi Rum nüfusun mutlak sayı olarak çok olduğu, ama oransal olarak azınlıkta olduğu yerler yok. Ancak nüfusunun tümü ya da büyük çoğunluğu Rum olan yerler işaretlendi.
Bellibaşlı grupları gözden geçirelim:
1.      Trakya. Fazla bilgim yok.
2.      Güney Marmara ve Ege. Çarpıcı olan bilgi şu: Bu yerleşimlerin hemen hemen hepsi 18. yüzyılın son yıllarında (1790’larda) Rum iskânına sahne olmuş. Bizim Şirince’ye, Fethiye Kayaköy’e, Söke’nin köylerine, Ayvalık, Bursa köylerine, Yalova-İznik köylerine o dönemde Yunan anakarasından ve adalardan gelen Rumlar, Adapazarı köylerine Doğu Karadeniz Rumları yerleştirilmiş. Mesela Manisa Rum köylerinin çoğu, belki hepsi, o devrin büyük toprak sahibi olan Karaosmanoğlu’nun mülklerinde amele olarak çalışmaya gelenler. Öyle anlaşılıyor ki Bizans’ın yıkımından 18. yy sonlarına dek Anadolu’nun Batı taraflarında (büyük kentler hariç) Rum yerleşimi yok. Belki Erdek, Çeşme-Karaburun, Datça, Bodrum gibi anakaradan çok ada karakteri olan yerlerde vardır. Yani haritada gördüğünüz Bursa, Balıkesir, Çanakkale-Anadolu, Manisa, İzmir, Aydın, Denizli, Muğla'daki noktaların hepsi (en sahildeki birkaç tane hariç) sonradan olma yerler.
3.      Niğde-Nevşehir-Kayseri. Eski Karaman beyliği arazisi.
4.      İnebolu-Sinop. Eski İsfendiyaroğlu beyliği arazisi. İnebolu-Ayancık sahilinde daha fazla nokta olmalı, tamamlayamadım.
5.      Trabzon-Gümüşhane. Eski Trabzon imparatorluğu arazisi.
6.      Kars + Erzurum Şenkaya. 1878-1918 arası Rus idaresindeki Kars oblast’ına iskân edilen Rumlar.
7.   Bafra ovası. Fazla bilgim yok.
2-3-4-5 numaralı maddeleri geçen dünkü Türkçe yeradları meselesiyle birlikte düşündüğümüzde hayret verici sonuçlar çıkıyor. Osmanlı’nın 1453 tarihli sınırlarının Anadolu yakasında (şehirler ve kıyıda birkaç köy hariç) Rum yok. O tarihte Osmanlı’ya ait olmayan, sonraki 30 yılda katılan yerlerde Rum var.
Oysa 1453’ten önce Batı Anadolu silme Rumluktu. Nereye gittiler dersiniz?


27 Mart 2018 Salı

Mutki'nin Huyut nahiyesi

Modern dönemin yıkımlarından önce Doğu’daki sosyal yapı nasıldı? Aşağı yukarı şöyle olmalı. Mesela Huyut, yani Xuyt Խոյթ nahiyesi, resmi adı Kavakbaşı, Bitlis-Mutki’nin iç tarafı. Yaklaşık kırk küçük köy içeren, ulaşılması güç, dağlık bir ülke. 1876’da nüfusun tamamı gibi Ermeni görünüyor. Ama bir Kürt beyliği. Gundemir köyü var, mir’lerin oturduğu yer olmalı. Ayrıca Deştemiran, Golamiran (“Beytarlası, Beygölü”) gibi yer adları mülkiyet ilişkilerine dair bir fikir veriyor. Mrdzank köyünün adı Ermenice “Mirzalar” demek, yani bey-oğulları. Bu da o bölgenin feodal yapısında tipiktir, mir’in büyük oğlu ayrı bir yerde oturur, babasının yerel işlerini yürütür. Manisa’da şehzade Selim gibi.
Köylüler serf statüsünde miydi? Bilmiyorum. Nahiyenin diğer adı Prnaşen, Türkçe Pirneşin, “Zorbaköy” demek. Acaba orada bir serzeniş mi var? Yok, sanmam, başka öykü olmalı.
İslam hukukunun zorunlu kıldığı bir düzenleme olduğu açık. Şer’i hukukta biliyorsunuz gayrimüslim kılıç taşıyamaz, beylik ve egemenlik edemez. Dolayısıyla sizi koruyup kollayacak, gerekirse daha büyük zorbaya kafa tutacak bir beye ihtiyacınız varsa Müslüman olması lazım. Huyut mirleri nereden gelmiş bilmem. Belki Selahaddin Eyyubi zamanının emirlerinden biridir, aslen Kürttür veya değildir. Her halükarda Allahın dağına her kuşakta Kürt gelin getirecek hali yok, birkaç yüz yılda yüzde 99 oranında yerliyle akraba olmuştur.
Huyut’ta nece konuşulurdu, onu da bilmiyorum. Kürtçe olması çok muhtemeldir. Belki kilise ayininde hala Ermenice söylenirdi, ama bin yıldır okulun uğramadığı bir diyarda Ermeniceyi korumak kolay değil. Ayrıca bir Müslüman Kürt nüfus var mıydı? Sanmıyorum. Kırk parça köyün üçü dördüne dair bilgi yok, diğerlerinin hepsi Ermeni olarak işaretlenmiş. Belki mir’in sadık adamlarının bir kısmı Müslümandır. Ya da asker ya da çerçi olup dış dünyaya gittikten sonra köyüne Müslüman olup dönenler vardır.
Doğu’nun coğrafyası dağlıktır. Huyut gibi dört tarafı dağla çevrili, dünyadan kopuk, müstakil beylik olmaya uygun yüz tane diyar sayabilirim. Mesela Hizan’ın üç vadisi (Spayert, Uçum, Hakif), Tatvan’ın doğusundaki Kerdigan/Garcıgan ülkesi, Van’a bağlu Müks (Bahçesaray) beyliği, Kulp’un Xiank ve Talvorik nahiyeleri, güneyde Ermeniden ziyade bir kısmı Ermenice konuşan Keldani ve Nasturilerin yaşadığı Pervari, Şemdinan, Çal (Çukurca) vadileri, Beytüşşebap’ın Faraşin tarafı vs.
1876’da bu tablonun bulanmaya başladığına dair belirtiler var. Belki de asıl dönüşüm 1830-40’larda Kürt feodal aristokrasisinin Tanzimat rejimince çökertilmesiyle başladı. Moltke’nin anılarında bunun ipuçları vardır. Doğu’nun (halen devam eden) fethi o zaman başladı.
*
1895 katliamları 1915’in gölgesinde kalmıştır. Halbuki okudukça ve mantığını kavradıkça daha iyi idrak ediyorum ki olayları anlamada asıl kilit odur. 1895’i anlayınca hem nasıl kaçınılmaz bir nedensellikle 1915’e gelindiğini anlarsın, hem her iki tarafın da neden öncekini unutmak istediğini.
O devirde Rusların uzmanlaştığı tipte klasik bir pogromdur. Devlet görevlileri kışkırtır, sivil kişiler Ermeni köy ve mahallelerine saldırır, katliam ve yağmalar olur. Öldürülenlerin sayısı hakkında güvenilir bilgi yoktur; genellikle on binlerden, bazen yüz bini aşkın sayılardan söz edilir. Ama asıl ilginç olan ölüler değildir. 1915’in aksine, bu olayda din değiştiren Ermenilere canını kurtarma fırsatı tanınmıştır. Yine sayı yok, ama pek çoğu o fırsatı kullanmış görünüyor. 1895’te topluca hidayete eren Ermeni ve Süryani köylerinin bir bölümünün listesini altı Avrupalı elçiliğin yazdırdığı komisyon raporunda ve olaylara tanık olan peder Félix Charmetant’ın kitaplarında okuyabiliyoruz – Erzurum merkezde 17 köy, Gevaş’ta bir düzine köy, Hizan’ın neredeyse tümü, Bayburt’un büyük bölümü, Bingöl Genç’te beş köy, Koyulhisar’da üç köy, Çapakçur’un bütün Ermeni köyleri, Huyut’ta 12 köy ahalisinin tümü ile diğerlerinin bir kısmı...
*
Bu olayı izleyen yirmi yılda Ermeni nüfusu hakkında bir sayılar savaşı yaşanır. Öyle olması doğaldır, çünkü Ermeniler, ölüm tehdidi altında din değiştirenleri Ermeni saymaya devam ederler. Devlet ise, aynı doğallıkla, resmi beyanlara itibar eder. Bazen bir tane avuç kadar köyün nüfusu hakkında iki tarafın taban tabana zıt bilgiler verdiğini görürüz. Daha ilginci: Doğu’nun binlerce köyünde, bu dönemde, Ermeni ve Müslüman haneler yan yana yaşıyor görünürler. Bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır. Bit kadar mezrada üç hane Hıristiyan ile dört hane Müslüman birlikte olmaz. Sürdürülebilir bir durum değildir. O üç ile beş akrabadır. Bir kısmı 95’te boyun eğmişken, öbürleri direnmiştir: belki olaylar sırasında şehre sıvışma fırsatı olmuştur, belki direnmeye olanak veren ekonomik ve sosyal dayanakları vardır; belki o dayanakları sayesinde, bir kez boyun eğdikten sonra bir şekilde vazgeçmeyi becermiştir. Dilleri aynıdır, muhtemelen Kürtçedir. Fakat araya statü ve muhtemelen sınıf ayrımı girmiştir. İlk başta belki eski akrabalık düzenini sürdürürler. Ama kısa sürede araya kuşku, çekememezlik ve nihayet nefret girmesi kaçınılmazdır. Çünkü dönmek derin bir yaradır, ve insanlar yaralarını bilenlerle yakın olmaktan hoşlanmaz.
Yirmi sene sonra işte o gerilim patlak verecek ve 1895’te kendilerine sunulan fırsatı tepenler, hatalarının bedelini canlarıyla ödeyeceklerdir.

Günümüzde Doğu illerinde 1915-sonrasının dönmeleri genellikle bilinir ve gösterilir. Sayıca onlardan kat kat fazla olan 1895 dönmeleri ise hatırlanmaz, hatırlatanlara da iyi gözle bakılmaz.
.