4 Ağustos 2017 Cuma

Tomurcuk gibi memeler

إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا * حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا * وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا * وَكَأْسًا دِهَاقًا

Böyle diyor Kuran'ın Nebe suresi 31-32-33-34 ayetler. Mekke surelerinin birçoğu gibi anlamı son derece muğlak, düz yazıdan ziyade Mallarmé’nin müphem şiirleri gibi. Bir olasılıkla, sözlü olarak ezberlenip aktarılırken az veya çok kazaya uğramış da olabilir. Kabaca diyor ki “Takva sahipleri için orada bir sığınak (güvenli yer) vardır, ağaçlı bahçeler ve bağlar, memesi yeni çıkmış kızlar, dolu kadehler.” Bahsi geçen yer İslam cenneti olacak, galiba.

Üçüncü ayet Türkçe usulde “ve kevâ’ıben etrâban” diye okunuyor. Diyanet Vakfı’nın çevirisine göre “göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar,” Elmalılı mealinin çeşitli basımlarına göre “turunç sîneli yaşıtlar”, “turunç göğüslü yaşıt (kızlar)” veya “memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar”. Tefhim-ül Kuran’da “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar”. Yaşar Nuri Öztürk yorumunda “göğüsleri turunç gibi yaşıtlar”. Ömer Nasuhi Bilmen’e göre “nar memeli, hep bir yaşta (cariyeler)”. Ahmet Tekin’e göre “göğüsleri irileşmiş, genç kızlık çağında, yaşıt dilberler”. Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre “memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar”. Aşağı yukarı şöyle bir şey kastetmişler sanırım, güzel olmadığı söylenemez: https://www.abbywinters.com/fetish/puffy_nipples

Diyanet İşleri Başkanlığı mealinin eski basımı hicap etmiş, “yaşıtlar” diye geçiştirmiş, kızlardan ve memelerden bahis yok. Yeni basım “kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar” diyerek ortak görüşe dönmüş. Buna karşılık Ahmet Hulusi Hoca besbelli koca Allah’ın seks sapığı olamayacağına hükmedip tevil etmiş: “Yaşıt muhteşem eşler! (Cinsiyet kavramı olmayan şuur yapının hakikatinden gelen Esmâ özelliklerini açığa çıkaracağı muhteşem kapasiteli o boyutun özelliğiyle oluşmuş bedenler. Dişi - erkek ayrımsız! Allâhu âlem.)” Allahu âlem “Allah bilir” demek, yani cennetteki kızların memelerinin neye benzediğini biz bilemeyiz, fazla spekülasyona gerek yok demek istiyor.

Kevâ’ıb (kawâ’ib كَوَاعِبَ) sözcüğüne bakıyoruz. Çoğul bir isim, tekili ka’b. Ne demek? Yaygın ve yerleşik anlamı “topuk”, veya “ayak bileğinin yanındaki yuvarlak kemik, tarsus, aşık kemiği”. Daha genel anlamda “her türlü kemiğin yuvarlak başı”. Ayrıca “tereyağı topu”, “sıkıştırılıp top haline getirilmiş hurma”, “kamışın eklem yeri”. Genel fikir belli, top gibi kabarmak, tomurmak, tümsek etmek fikrinin türevleri hepsi.

Fiil kökü ka’aba. Bunun anlamı konusunda bellibaşlı Arapça sözlüklerin hiçbir tereddüdü yok. Sıhah, Kamus ve Tacül Arus, onlardan aktarımla Lane, sadece” genç kızın memeleri çıktı/ kabardı/ tomurdu” anlamını vermişler. Marjinal bir ikinci anlamı “kabı veya tulumu suyla doldurdu”, ki aşağı yukarı aynı şey.

Kuran metni spesifik olarak memeden mi söz ediyor? Sanmam. Tahminimce “dolgunlaşmış genç kız, ergen kız, teenager” demek istemiş.  Belki en uygun çeviri “Lolitalar” olabilir.

İkinci kelime atrâban (أَتْرَابًا), tirb sözcüğünün çoğulu, “yaşıtlar” demek. Kel alaka? Kimle yaşıt? Acaba “hepsi aynı yaşta” ya da “hep aynı yaşta kalan” anlamına geliyor olabilir mi? “Hep yaşı küçük kalan lolitalar?” Sanki tek mantıklı yorum bu gibi duruyor. Kuran yazarının naif cinsellik anlayışına uygun.

*
Asıl enteresanı, Mekke’deki meşhur tapınak olan Kâ’benin bunlarla ilişkisi. Kâbenin sonundaki –e eki, somut bir nesne adı üretmekte kullanılan dişil ism-i merre ekidir. Sözcüğün orijinal anlamı “aşık kemiği”. Bilirsiniz eskiden (çok eskiden değil, benim çocukjluğuma kadar) altı yüzlü zara benzeyen bu kemik bir tür talih oyununda kullanılırdı. Belli ki Antik çağdan beri Doğu Akdeniz kültürlerinde kullanılan altı yüzlü zar bu aşık kemiğinden evrilmiş, onun adını taşıyor. Yunanca kubos κύβος “oyun zarı” ilk kez Lokris’li Timaeos’ta geçiyor, MÖ 5. yy. Belli ki bir Sami dilinden, belki Suriye Aramicesinden aktarmışlar. Kübik, kübizm, sayıların kübünü almak, metreküp hep oradan gelme.

Memeyle alakası çok dolaylı, ana fikir “şişmek, kabarmak, tomurmak, toplaşmak, hacimlenmek”.  

Samos tarihinden sayfalar


Samos tiranı Polykrates, adı “çok-muktedir” anlamında. MÖ 540 gibi bir tarihten itibaren babadan kalma rahip-kralları devirip başa geçen yeni tip diktatörlerin (Atina tiranı Peisistratos ve Naksos tiranı Lygdamis ile birlikte) ilklerinden biri. Adayı dünya gücü haline getirmiş, Mısır’dan Kırım’a uzanan alanda iktidar göstermiş. Grek dünyasının ilk mermer tapınağı ve İyonik düzenin ilk modeli sayılan Hera/İra tapınağını yaptırmış. Antik çağın klasik harp gemisi olan trireme’leri ilk inşa ettiren olduğunu tarihçi Herodot söylüyor.
Schiller’in “Polykrates’in Yüzüğü” şiiri, tanrıların insana oynadıkları oyunlara dair uzun ve esaslı bir tefekkürdür. İlk bir iki kıtasını ezbere söyleyebilirim: 
Er stand auf seines Daches Zinnen,
Er schaute mit vergnügten Sinnen
Auf das beherrschte Samos hin.
"Dies alles ist mir unterthänig,"
Begann er zu Ägyptens König,
"Gestehe, daß ich glücklich bin."  
"Du hast der Götter Gunst erfahren!
Die vormals deines Gleichen waren,
Sie zwingt jetzt deines Scepters Macht.
Doch Einer lebt noch, sich zu rächen;
Dich kann mein Mund nicht glücklich sprechen,
So lang des Feindes Auge wacht." -
Egemenliği altındaki Samos’un güneşli damlarını keyifle seyredip dostu Mısır kralına sorar, “tanrıların kutsadığı sevgili kulu ben değil miyim?” Kral dünya nimetlerine fazla güvenmenin tehlikelerini anımsatır. En değer verdiği şeyleri atıp kurtulmasını önerir, geleneksel Şark bilgeliğiyle. P. Mısırlıya hak verir, Cartier marka milyarlık yüzüğünü çıkarıp denize atar. Devamını burada okuyun: http://germanstories.vcu.edu/schiller/polykrates_dual.html. Dünya nimetlerinden vazgeçmek kolay bir oyun değil.
Gerçek dünyada Persler (Dacigler mi desek?) P’yi bir iş için Sardes’e, yani Manisa Salihli’ye çağırmışlar. Kızı ve aklı başında olan dostları “aman baba gitme, çok tehlikeli” diye akıl vermiş. Bizimki “bi şey olmaz” deyip gitmiş. Kazığa oturtmuşlar, sonra cesedini çarmıha germişler.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Vaziyet ve manzarayı umumiye

Yukarda Allah var, Şirince hadiselerinde hükümetin ve AKP’nin tavrı baştan beri genellikle olumlu idi. Kalıcı çözüme yönelik bir irade koyamadılar veya koymak istemediler gerçi; ama bürokrasi kaynaklı hücumları birçok kez yumuşattılar, ciddi birkaç saldırıyı önlediler, kısık sesle de olsa zaman zaman bizi teşvik ve tebrik ettiler. İnkâr etmek nankörlük olur.
Hayır, şu ana kadar en ufak bir maddi veya siyasi menfaat ilişkimiz söz konusu olmadı: aksini iddia veya ima eden namerttir. Ali’nin de benim de partiye muhalif ve onun temsil ettiği değerlere çok uzak insanlar olduğumuzu gayet iyi biliyorlar. İsteseler ezip geçerlerdi. Yapmadılar. Karşılığında (bizim farkına vardığımız) hiçbir talepleri de olmadı.
En namussuzca saldırılar, en çirkin hakaretler her zaman diğer cihetten geldi. Ne kadarı yerel bürokrasinin içgüdüsel nefretiydi, ne kadarı TC devletinin azınlıklar politikasını belirleyen derin mihrakların eseriydi, kesin bilmek mümkün değil. Fakat tüm belirtiler, şaşmaz bir şekilde, ikinci ihtimale işaret ediyor. Nişanyan Evleri’ni ölümcül bir nefretle yok etmeye çalışırlarken Matematik Köyü’ne dokunmamalarının sebebi de, sanmam ki Ali’nin benden birazcık daha diplomatik bir yol izlemesi olsun. Soyadında “yan” olsaydı görürdük olanları.
Tahminimce nihai amaç beni ülkeden def etmekti. Hükümet cephesi Ayyıldız damgalı bu politikaya açıkça karşı çıkamadı ya da çıkmak istemedi. Mahkûmiyetim bir hukuk garabetiydi; dileseler iki satırlık bir hükümet kararıyla ortadan kaldırabilirlerdi. Yapmadılar veya yapamadılar, niyet beyanları hep lafta kaldı. Doğrusunu isterseniz en geç Aralık 2013’ten bu yana hükümetin devlete gerçekte ne kadar hakim olduğuna dair benim ciddi kuşkularım var. Şimdi sırası değil, başka zaman onu da konuşuruz.
Sonuçta gidişimin ilgili herkese rahat bir nefes aldırdığını düşünüyorum. Merak etmeyin, Şirince’de bir saldırı olmayacaktır. Hatta ben mülkü ve işletmeyi tamamen devrettiğim için, ta 1997-98’lerden beri kördüğüm olan ne kadar bürokratik açmaz varsa belki şimdi hepsi tereyağından kıl çeker gibi çözülecektir. Beni Yunan Adalarından avlamaya kalkışmalarını da hiç beklemeyin. Hazır başlarından bir dert gitmiş, neden uğraşsınlar? Çok provoke edip rahatlarını bozarsam belki biraz kıpraşmaları gerekir, o da işin spor faslı.
Şirince’de basına yansıyan olayın bizimle bir ilgisi yok. Aklı yeterince olgunlaşmamış bir sevgili komşumuz, kendi ucube gecekondusuna yıkım kararı gelince “ama şuna, buna, Nişanyan’a dokunmuyorsunuz” diye gidip şikayet etmiş. Belediye de haklı olarak sinirlenip o arkadaşın gecekondusuna bir fiske vurmaya karar vermiş. Hürriyet gazetesi durur mu? “Ahanda Nişanyan gibi Devlet’e nanik yapanların acı sonu!” diyen manşeti hazır etmiş. Olay bundan ibaret. Avuçlarını yalarlar.
Sevan’ın keyfini sorarsanız Sevan’ın keyfi bomba gibi. Rüyalarımdan çıkma bir iki Ege adasında şimdilik özgürlüğün ve medeniyetin tadını çıkarıyorum. Birkaç güne Samos’a geçip, yavaş yavaş yerleşik düzene adım atarım tahminimce. Yerimi elbette bildireceğim. Öbür türlü misafirliğe nasıl geleceksiniz ki?
------
PS- Yukarıda kimse yok, şaka yahu.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Paris – Berkeley – Londra

Paris-Berkeley-Londra dünyasından söz etmiş, bir önceki yazıda mevzubahis ettiğimiz eleştirmen kardeşimiz. Var mı öyle bir dünya? Vallahi sanmıyorum. O sandviç kaşarı gibi araya giren Berkeley orada olmamalı, başka bir kıtada.

Paris-Londra dünyası desen vardır. En azından bin yıllık bir dünyadır. Saltanatının zirvesine 19. yy’da, diyelim ki 1815-1914 arasında ulaşmıştır. Temeli Avrupa’nın aristokratik kültürüdür. Kültürü ve terbiyeyi ve yönetim yetkisini elinde tutan, hakikatin sırlarına vakıf olduğuna inanan, ayrıcalıklı bir sınıfı varsayar. Ta 20. yy başlarına dek tüm literatürü, tüm sanatı, mimarisi, şehirciliği, yönetim felsefesi, bilim kurumları bu varsayım üzerine kurulmuştur. Eleştir istersen, ben de eleştiririm nolacak, ama kabul etmeli ki zengin ve ilginç bir dünyadır. Çok şey üretmiştir.

Sonradan, de ki 1850’lerden sonra, o eski yapı emperyalist megalomani ile beslenir ve yeniden şekillenir; Hausmann’ın Paris’i ve Victoria & Albert Museum’un Londra’sı (Ringstrasse Viyana’sı, Gründerzeit Berlin’i) çıkar ortaya. Daha soğuk ve kibirli bir çağdır. Düşünürsen kendi yıkımını içinde taşır. İçerideki egemenliğin terminolojisini ve mantığını dünya egemenliğine tahvil etmeyi dener; o tekne o sıkleti taşıyamaz, üç beş kuşak içinde tepe taklak gelir. Bugün Paris de Londra da, Viyana’yı da ekle, o da, geçmişin anılarıyla yaşayan, dünyaya önderlik etme hırsını ve yeteneğini yitirmiş, marjinalleşme yolunda dolu dizgin ilerleyen şehirler.

Berkeley derken eleştirmenimiz San Francisco’yu kast etmiş olmalı. Apayrı bir dünyanın ürünü ve simgesidir. Tarihi yoktur. Aristokrasiyi tanımaz, demokrasiyi kültürel kıblesi sayar. Kültürel bagajı hafiftir; bagajdan ziyade sırt çantasıdır – içindeki eşya taş çatlasa altmış-yetmiş yıllıktır. Her sabah dünyayı yeniden keşfetme sevinci ve sıfırdan kurma arzusuyla kalkar yataktan. Birkaç ay önce size Dave Eggers’ın romanı The Circle’ı anlatmıştım, onu okurken epey andım bu mevzuları. Aristokratik geçmişin çapası olmayınca kültür (ve felsefe, ahlak, dünya görüşü) ipi kopmuş tespih gibi dağılıyor. Bir bakıma daha özgür, bir bakıma ürkütücü ölçüde sığ ve başı boş.

Emperyal Avrupa’nın yorgun dünyasından çok farklı bir yer Kaliforniya kıyıları. Kontrastlara dikkat etmeden ikisini bir torbaya atarsan sağlıklı bir yargıya varamazsın bence.


28 Temmuz 2017 Cuma

Kökü dışarıda aydın muhabbeti

Mechul Muhayyil adlı arkadaşımız bir zamanlar beni yeterince batılı ve anti-islamik olmamakla suçlardı. Şimdi ise, tersine, Batı’nın aklının ve özgürlüğünün tu kaka edildiği bir çağda çağ dışı kalıp Batıya hayran olmakla suçluyor (burada). Hayat böyle zor işte, bazen ağzınla kuş tutsan yaranamıyorsun. Gerçi içinde “ontik, ontolojik, Vergessenheit, Guattari” gibi tabirler geçen yazıları okurken beynim kısa devre yapıyor, belki de tam olarak ne dediğini anlamamışımdır. Öyleyse benim hatam.

Gerçekten Kartezyen rasyonalist miyim, Plato’nun ve Antik Roma heykellerinin rasyonalizmle alakası nedir, Paris-Berkeley-Londra dünyasında mı yaşıyorum, tereddüde düşüp buradaki arkadaşlara sordum, kimse doğru dürüst bir cevap veremedi. Her halükârda yeni hayatımı kurmaya girişirken Paris, Londra veya Berkeley’e gitmek gelmedi aklıma. Ege’de ufak bir ada ruhuma daha yakın göründü. Yeterince Batılı ve Evrenselci değilmişimmiş, görünen o.

Aslında Muhayyil dostumuzun vehmettiğinden daha basit biriyim galiba. Özetle desen üç cümle. Akılsızlığa hasta oluyorum. Cahilliğe tahammülüm yok. Çirkinliğin her türlüsü beni fiziksel olarak iğrendiriyor. Hepsi bu kadar. Ve hayır, bunların öznel, kültürel ve bilmemnesel şeyler olduğunu kimse söylemesin bana. Aptallık aptallıktır; cahillik son derece basit ve objektif bir gerçektir; çağdaş Türk şehirciliği ve çağdaş Türk milliyetçiliği ve çağdaş Türk bürokratik aklı, kime sorarsan sor, iğrenç bir çirkinlikten mustariptir.

Ha bunlara alternatif olarak ne öneriyorsun diye sorarsanız, çok somut bir şey yok kafamda. El yordamıyla bir yol bulmaya çalışıyorum; kesin cevabı bilmediğim için bazen sesli düşündüklerimi de sizinle paylaşıyorum, belki birisi bir şey söyler bana yol gösterir diye. Aldığım eğitim Batı eğitimi olduğundan, ve dahi benim sorduğum sorulara en bol ve bereketli cevaplar o cihetten geldiğinden, Batı hayranı olduğum izlenimi çıkıyor ortaya. Oysa klasik Şark medeniyeti hakkındaki bilgim ve duyarlığım da, Batı tarafım kadar olmasa da, sanırım bugünkü Türkiye’de herhangi birinden eksik değildir. Batılının o konulardaki cahilliği ondan bundan çok beni rahatsız eder. Ve fakat, bundan, bugünkü Türkiye veya genelde bugünkü İslamistan’a dair bir sonuç çıkarılabileceği kanısında değilim. Bataklığın ilacı burada değil. Güncel Türk “kültürü” bünyesinde, aptallığa, cahilliğe ve çirkinliğe deva olacak bir ipucu aramanın beyhude çaba olduğu bence tartışma gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek. (Evet, sanırım bu noktada sevgili Etyen Mahçupyan’la taban tabana zıt bir yerlerdeyiz.)

Yoksa bugün için Avrupa medeniyetinin batmış olduğunu, Amerika medeniyetinin ise yabancı ve ürkütücü ufuklara yelken açtığını herkes kadar ben de idrak edebiliyorum, merak etmeyin.

*

En az dört bin yıldan beri medeniyet bu topraklara hep dışarıdan gelmiş. Hititler medeniyet hakkında ne biliyorlarsa Mezopotamya’dan ithal etmişler. Sonra İskender’le beraber batıdan Greko-Romen uygarlığı gelmiş. Peşinden güneyde bir yerlerden Hıristiyanlık gelmiş. Peşinden doğu cihetinden İslam gelmiş. Peşinden iki yüz yıllık Batılılaşma-Avrupalılaşma macerası yaşanmış. Her seferinde memleket biraz canlanır gibi olmuş, sonra kadim bataklığına geri dönmüş. Aldıklarını çürütmüş ve tüketmiş.

“Uygarlıkların beşiği Anadolu” derler ya, inanmayın. Uygarlıkların mezarlığı Anadolu, daha doğru bir tanım.

27 Temmuz 2017 Perşembe

HACKED BY AYYILDIZ TİM

BİR SERSEM, AVANAK KUŞ HAPİSTEN KAÇIP YURDIŞINA KAÇMIŞ.BİRDE BUNUNLA ÖVÜNÜYORMUŞ. OZAMAN BU KUŞU YAKALAMAK BİZE KALDI...
AYYILDIZ TİM SELAM EDER...
KEREM ŞAH NOYAN / ZENCİ MUSA

25 Temmuz 2017 Salı

Tayyip değilse kim

“Benim oyum Tayyip’e” başlığıyla geçen hafta yazdığım yazıda bence gayet net, gayet anlaşılır, son derece açık bir şey söyledim. Okuduğunu düz okuyup anlama alışkanlığı ben görmeyeli memleketten büsbütün gitmiş sanırım, vatandaş Kuran tefsir eder gibi tefsire girişmiş, ne manalar çıkarmış, üff, aklın durur. Yok Stockholm sendromundan mustaripmişim de, yok ironi yapıyormuşum da, yok ben Tayyip’e oy verince adamlar minnettarlıklarından beni kayığa koyup uğurlamışlarmış da, neler neler.
Bir kere farkında mısınız bilmem, Türkiye’de seçim sistemi değişti. 2019’da veya daha önce yapılacak seçim, bugüne kadar alışık olmadığımız bir sistemle yapılacak. İkinci tura sadece iki aday katılacak ve yüzde 49,9 veya daha az alan direkman elenecek. Peki sizce Yaya Kemal Beyin, VEYA onun göstereceği bir adayın yüzde 25’ten bir puan fazla alma ihtimali var mıdır? Kıçını yırtsa veya Güney Kutbuna kadar yürüse bu gerçek değişecek midir? Son üç veya beş veya yirmi beş seçimden beri ne değişmiştir ki halkımız “hımmm bak yanılmışık, Kemal Bey eyiymiş” deyip bu sefer o muhteremi tercih etsin?
MHP seçmeninin ikinci tercihinin kim olduğu belli. HDP seçmeninin büyücek bir bölümünün ikinci tercihinin de aynı olduğunu 1 Kasım 2015 seçimlerinde gördük. 2019 veya öncesinde, Yaya Kemal VEYA onun seçip kutsayacağı 2. Ekmel’i aday göstermek demek otomatikman Tayyip’e beş sene daha iktidarı hediye etmek demektir, bunu göremeyecek kadar kör mü bu millet? Danışıklı dövüş olduğunu hakikaten göremiyor musunuz? Adamın yürüyüşünün adalete madalete faydası yok. Tek amacı ve tek sonucu, memlekette var olan ve patlama noktasına gelmiş olan muhalefet potansiyelini çıkmaz sokağa kanalize etmek. Siyasi açıdan leş değerinde bir seçeneğin avlusuna sokmak. Bunu göremeyenlerin ya aklından ya niyetinden şüphe etmez misiniz siz?
Ayrıca bu adam kazara iktidara gelse ne yapacağına dair en ufak bir fikriniz var mı sizin? Benim yok. Zatı muhteremin tüm söylemi, 2013 Aralığından beri başta olan iktidar blokunu meşrulaştırmaktan, ayıp yerlerinin üstüne incir yaprağı örtmekten ibaret. Kimseye tek kelime açıklama yapmadan bir akşam milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına onay vermiş bir şahıstan söz ediyoruz. Devlet Bahçeli’den ciddi bir farkı var mıdır? Yarın daha başka nelere “devletin ali menfaatleri” deyip onay verecek, bir fikrimiz var mı? Aklını veya emirlerini nereden alıyor, biliyor muyuz?
Türkiye’nin CHP’den kurtulması lazım. Ben 1980’den beri bunu bilirim, bunu söylerim. Mesele Kemalizm memalizm değil, o işin köpük tarafı, taktik aracı. Asıl mesele memlekette sağ iktidarlara karşı tek veya asli seçenek olarak, yetmiş seneden beri seçim kazanma ihtimalini yitirmiş, doğal ölümle ölmüş bir partinin suni solunumla ayakta tutulmasıdır; her seçimde allanıp pullanıp yeniden sahaya sürülmesidir. İnsan nasıl bu kadar kör olabilir, hakikaten anlamıyorum. Bu ülkede sağın yetmiş senedir sarsılmayan iktidarının tek sebebi, tek dayanağı, vazgeçilmez unsuru CHP’nin varlığıdır, bunu gerçekten göremiyor musunuz? Kim bunları ısrarla ayakta tutuyor, onu ayrıca konuşuruz. Ama her kim ise, asıl niyetinin topal atı sahaya sürüp öbürü lehine şike yapmak olduğu apaçık değil mi?
*
Bana sorarsanız yeni anayasa, diğer sorunları ne olursa olsun, ilginç bir fırsat sunuyor bize. Profesyonel siyasetçi olmayan ve var olan partilerin desteğine sahip olmayan biri de, yeni sistemde, yüz bin imzayı toplayıp aday olabiliyor. Şaka maka, kazanma ihtimali de hiç küçük değil.
Yunanistan’da Syriza çıktı, İspanya’da Podemos çıktı, İtalya’da Beppe Grillo çıktı. Ne başardılar ayrı mesele, ama bizde benzeri neden olmasın? Eski partilerin hepten çürümüş oldukları aşikar değil mi? Neden seçeneklerimiz onlarla sınırlı olsun? Neden taze bir isimle, taze bir yüzle, yeni bir söylemle, yeni bir rüzgar estirilmesin? Toplumda muazzam bir öfke birikimi ve tahmin ettiğinizin çok ötesinde bir muhalefet potansiyeli birikti. Neden o devasa gücü, yetmiş sene öncesinin kokmuş sloganlarıyla siyaset yaptığını zanneden ezikler güruhunun güdümüne terk edelim?
Kasım 2019’a daha iki yıl var. İktidar sahibi o tarihi muhtemelen az veya çok öne çekmek isteyecektir. Bir an önce doğru dürüst bir muhalefet adayı üzerinde konuşmaya başlamanın vakti gelmedi mi?
Seksen milyonun içinde, yüz ya da bin dört yüz yıl öncenin ahmaklıklarıyla beyni uyuşmamış, bir tanecik eli yüzü düzgün kadın – ya da adam – çıkmaz mı diyorsunuz?

Vatandaş soruyor, cevaplamak boynumuzun borcu

3-4 ay it kopukla beraber yattığınız müddette herhangi bir zarar verdiler mi, fenalık yapmaya çalıştılar mı, ne şekil davrandılar?

Şakran ve Yenipazar’da yalnız olduğum bir buçuk yıl dışında gaspçılarla, hırsızlarla, katillerle, bonzai tacirleriyle, mülteci kaçakçılarıyla, karısını şişleyenlerle vb. beraberdim. Zaman zaman bunaldığım oldu elbette, ama herhangi bir tanımlı insan kategorisinden çok daha kötü olduklarını düşünmüyorum. İnsan olarak iletişim kurabildiğin zaman çoğu güzel insanlar, duygusal ve içten. Buna karşılık kültürel üstyapı korkunç. Bireysel kişilikle kitlesel kültür arasındaki ilişkiyi bol bol düşünme ve gözleme fırsatı buldum.

Bana her yerde saygılı davrandılar. “Hocam” hitabından ve formel (feodal?) saygı gösterilerinden asla imtina etmediler. Üç beş defa densiz tiplerle yumruklaşmanın eşiğine geldim; her seferinde etraftakilerin çok büyük kısmı beni koruyup kollamayı görev bildi. Bana saygısızlık ettiği için sıkı dayak yiyen bir iki serseri de oldu.

Kürtler nasıl insanlardı, kaba mıydılar iyi miydiler?

Kabaydılar. İyiydiler. Ege bölgesi cezaevleri nüfusunun sanırım %40 kadarı Kürt. Çok etkileyici bir dayanışma içindeler. Hemen hemen istisnasız bütün koğuşlarda koğuş ağası Kürt. Feodal otorite yapısını çok kolay ve çok doğal olarak kuruyorlar; etraflarına “dayı” için canını tehlikeye atmaya razı bir “yeğenler” veya “torınlar” zümresini derhal topluyorlar. Otorite kurmanın çok zor (fakat çok gerekli) olduğu bir ortamda, biraz zorbalıkla, daha çok bir tür ilkel ve içgüdüsel adaletle, yetmeyince dini bir söylemle, düzeni kurabiliyorlar. Türkler bu tür bir dayanışmadan ve cüretkârlıktan yoksun; biraz homurdanıp boyun eğiyorlar. Romanlar biraz daha dirençli, ama sayıca azlar.

Şuna kani oldum ki, Kürtler bir süre sonra memlekete hakim olursa hiç sürpriz olmaz. Ege’ye oldular zaten; gerisi de zaman meselesidir.

Bana her gittiğim yerde Kürt arkadaşlar çok büyük dostluk ve sevgi gösterdiler. Elimi sıcak sudan soğuk suya sokturtmadılar. İlla ki kelimei şehadet getirtmeyi ümit ettiler. Ama ben anti-islamcı ve anti-allahçı pozisyonu çatır çatır savundukça sevgi ve saygıları azalmadı, arttı. “Ne konuşuyo la bu gâvur” diye çıkıntılık yapanları derhal susturdular ve dışladılar.

Foça'daki rakı sofraları meyhanede mi oluyordu, yoksa cezaevinin içinde mi?

Her ikisi. Phokai Restoran, Sadık’ın yeri: Foça’ya yolunuz düşerse uğramazlık etmeyin.

Peki nasıl kaçtınız, Prison Break gibi değildi herhalde? Mülteciler gibi kaçak mı çıkış yaptınız, yoksa normal pasaport göstererek mi?

İzinli çıktım, sandala bindim, gittim. Yolda başımıza olmadık absürtlükler geldi, iş bayağ vodvile döndü. Ama sağ salim varabildik.

Otel kapanıyor mu?

Yoo, neden kapansın? İşletmeyi dört yıl önce Müjde’ye hibe ettim, kendi bildiği gibi devam ediyor. (Otelin adını Manolya Otel diye değiştirmeyi düşünüyormuş.) Mülklerimi de Nesin Vakfına bağışladım biliyorsun. Tertemizim. Kuş kadar hafifim.

Ali Nesin n'apacak, Türkiye'de mi kalacak?

Elbette, benle ne alakası var ki? Matematik Köyü olağanüstü bir hızla gelişiyor, büyüyor, güzelleşiyor. Ali Nesin’siz yürümez orası. Büyük bir sorumluluk var onun sırtında, benim gibi kayığa binip kafasının estiği yere gidecek özgürlüğü yok.

TC, Interpol arama kararı çıkartabilir mi sizce, öyle olursa nerede saklanırsınız?

Mahkum edildiğim konular dünyada aklın hüküm sürdüğü herhangi bir ülkede ceza değil ödül konusu olan şeylerdir. İnterpol’e başvuru olsa kıçlarıyla gülerler sanırım. TC yönetiminin o kadar bariz bir hata yapacağını sanmıyorum.
Nerede mi saklanırım? Niye saklanayım ki? Bir kere bu devirde saklanmak diye bir şey mümkün değil. Atina’da olduğumu bilmiyorlar mı sanki? Ayrıca saklanmayı gerektirecek bir şey yapmadım, göğsümü gere gere dolaşırım.

(Malum kişiye yurtdışında oy verme hususunda ciddi olmadığınızı farzederek) Sizce Malum Kişi devrilir mi?

Oy konusunda ciddiyim. EĞER seçenek Kılıçdaroğlu mu RTE mi ise, benim oyum RTE’yedir. Çok talihsiz bir gerçek, ama kabahat benim değil bizi o sefil ikileme mahkum edenlerindir.

Kim ne derse desin ben bu rejimin siyaseten zayıf olduğunu, panikle hareket ettiğini, ve kimsenin beklemediği bir anda ayağını sürçmeye aday olduğunu düşünüyorum. Bu devir uzun sürmeyecek. Sonrası ne olur, Allah bilir. Çünkü alternatif belli değil. Alternatifin ucu bile belirse bu cinnetin sonu görünecektir. Ama belki başka cinnet başlar, o ayrı mevzu.

Türkiye'de 4 sene sonra genel af (ve/veya iç savaş) çıkar mı, çıkarsa dönmeyi düşünür müsünüz?

Genel af kaçınılmazdır. Malum kişi gider gitmez çıkacak bence. Ama rejimin halefi kim olur, neci olur, daha mı iyi daha mı kötü olur, kestiremiyorum henüz. Apoletlilerin kini allahçılarınkinden beter olabilir.


20 Temmuz 2017 Perşembe

Mapushane hikâyesi

2 Ocak 2014'te Torbalı Açık Cezaevine girdim. Dört ay veya (başka bir olasılıkla) bir yıl dört ay kalmam bekleniyordu. Açık cezaevi nispeten rahattır. Tesis içinde serbestçe gezebilirsin, ankesörlü kuyruğunda sıra gelirse telefon edebilirsin, üç ayda bir hafta izne çıkabilirsin. Vız gelir diye düşündüm. Bedeli ne? Tüyler ürpertici bir eğitim düzeyine ve onunla orantılı bir ahlak anlayışına sahip birkaç yüz kişiyle diz dize yaşayacaksın. Onlarla yaklaşık aynı nitelikte bir yönetici kadronun tahkir ve tacizine göğüs gereceksin. Alışması zaman alır, ama çok da zor şeyler değil.

Tavrım beğenilmedi, yeterince itaatkâr bulunmadı. İyi niyetle yardımcı olmaya çalışan bir sayın bakanın saçma sapan girişimleri ters tepti. Şubat ayında kapalı cezaevine sevk edildim.

Önce Buca. Korkunç bir yer. Kırk kişilik koğuşlarda yüz yirmi kişi, her an patlamaya hazır bir nefret ve isyan yumağı. Oturacak sandalye yok, kaçacak kuytu köşe yok, yer yatağında üç kişi beş kişi kucak kucağasın. Sonra Şakran. Toplu katliamdan 56 yıl almış Diyarbakırlı bir toprak sahibi ve yardımcısıyla baş başa geçen bir ay. Ardından, iki katlı, ferah, salon salamanje bir koğuşta tek başıma üç ay. Bilgisayar için baş vurduk. Üç ay oyaladılar, olmadı. İlk bir ay kadar cidden canım sıkıldı, sağlığımdan endişelendim. Sonra alıştım. Marifet bir rutin oluşturmaktır. Rutin olunca insan kendini her koşulda evinde hissediyor. (Saat on olmuş, ıhlamur vakti!) Ama bu sefer o rutin senin zaafın oluyor. Dilediklerinde kırıyorlar, perişan oluyorsun.

Temmuz 2014'de Aydın Yenipazar. Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar için özel yapılandırılmış bir yerdi. Çam ormanları içinde ufacık bir tesis, ama çok yüksek güvenlik, katı disiplin. Müdür, Musa Bey, sağ olsun, yakınlık gösterdi. Tek kişilik ferah bir koğuş verildi. Bilgisayar (haftada beş gün, günde altı saat) hemen halloldu. Digitürk bağlandı, sinema paketi geldi; hayatımda seyretmediğim kadar çok (ve kaliteli) Holivut filmi seyretme imkanı buldum. Musa Bey şimdi Fetö'den tutuklanmış galiba. Ona buradan bir selam.

On dört ay boyunca, bir keşiş azmi ve sükûnetiyle sözlüğümün revizyonuna çalıştım. Yüzlerce Erken Türkçe ve Osmanlıca metni gözden geçirdim, kelime avcılığı yaptım. Türkçenin tarihine ilişkin bir kitabın çatısını çattım. İlk altı ay tamamen yalnızdım. Sonra yanıma saçma sapan bir konudan hapse girmiş bir emekli hakim bey verdiler. Akşamları onunla top oynadık, film kritiği yaptık, kahvaltı planladık. Haftada bir adamcağıza Mezzo'dan opera seyrettirip eziyet ettim. Arada yeni cezalar yağdı, toplam cezam önce on bir, sonra on yedi yıla çıktı.

Ağustos 2015'te, birinci Davutoğlu hükümetinin son dakikasında yapılan bir yönetmelik değişikliğiyle yeniden açık cezaevine çıkma hakkı kazandım. Söke Açık'a geçtim. Yeni açılan bir tesisti, ilk müşterileri bizdik. Kütüphaneyi kurma görevini ben üstlendim. Bahçe ile ilgilendim. Kendini geleceğin romancısı olarak gören müdür Erzurumlu Ülkücü Eşref Beyin edebi danışmanlığını üstlendim.

Eylül ve Aralıkta iki kez izne çıktım. İlkinde Nokta dergisinden röportaja geldiler; necip milletimize ve onun yöneticilerine el hareketi çekiyormuşum izlenimini veren bir kapakla yayınladılar. İkincisinde doğum günümdü; eşe dosta bir parti verelim dedik. Nereden geldiğini bilmediğim bir dansöz belirdi; neden orada olduğunu anlamadığım bir basın fotoğrafçısı deklanşöre davrandı; neden yaşadığına akıl erdiremediğim bir pisliğin gazete köşesinde o resim büyütülerek yayınlandı.

İki üç hafta sonra kütüphanemde bilgisayar başında çalışırken, üç müdür ve yirmi kadar memurdan oluşan bir heyetçe basıldım. Eşref Müdürün bilgisi ve izni dahilinde kullandığım (fakat tabii yasa dışı olduğunu bildiğim) internet bağlantısı ele geçirildi. Derhal kapalıya sevk edildim. Yıllarca gün yüzü görememem sonucunu doğuracak disiplin cezaları verildi. Emrin bakanlıktan geldiğini, ellerinden bir şey gelmeyeceğini anlattılar, yüzleri -- kızarmasa da -- büzüşerek. Garibim Bekir Bozdağ'ın o kadar inisyatif kullanmış olabileceğini sanmıyorum. Emir daha yüksekten gelmiş olmalı.

Mart 2016'de Menemen Kapalı'ya sevk edildim. 15 gün hücre cezası yattım. İnanılmaz derecede kalabalık koğuşlarda üç dört ay it kopukla beraber kaldım. Bir ay kadar yine (ikinci kez) hayli sıkıntılı bir dönem geçirdim. Küçük kızım Anahit'e mektuplar şeklinde bir kitap yazdım; o beni iyileştirdi. Benim için bir kitap fonu oluşturan Emin Kaya ve Boğaziçi'nde hoca olan Özlem Beyarslan sağ olsunlar, şahane kitaplar gönderdiler. Okumak ve haftada iki üç kez canımın içi öbür Özlem'le yorum teati etmek bana yaradı. Keyfim geri geldi.

Temmuz 2016'daki sözde darbe hadisesinden sonra cezaevlerinde düzen alt üst oldu. Koğuşlar badem bıyıklı, mülayim yüzlü adamlarla dolup taştı. İtin kopuğun çoğu 671 sayılı kararnameyle salıverildi. Kalanlar kasırgaya tutulmuş gibi cezaevinden cezaevine, ilden ile savruldular. Bin kişilik Menemen'de eskilerden belki yüz veya yüz elli kişi kaldık. Tümü Kürt arkadaşlardan oluşan güzel bir koğuşa düştüm. Sevgili başkanımız Adil'in (uyuşturucu ticareti, suç örgütü kurma, gasp, cinayete azmettirme...) kararlı ve deneyimli idaresi altında iyi bir düzen kurduk. Her akşam düzenli olarak sohbet meclisi toplandı; memleketin halleri, zorbaların kaçınılmaz sonu, dinin temelleri, bilimin son başarıları tartışıldı. O sohbetlerin dinle ilgili faslının verdiği ilhamla, Halim ile Selim'in diyaloglarına dayalı bir kitap kotarabildim. Yavaş yavaş kalemim açıldı. Aralık ayından başlayarak üç dört ay harıl harıl bu bloga yazı yetiştirdim.

Şubat 2017'de yapılan yönetmelik değişikliğiyle, yıllarca beklemeye gerek kalmadan yeniden açık cezaevine geçme hakkını kazandım. 25 Martta Foça Açık'a geçtim. Öncekilerle kıyaslanmayacak kadar güzel ve rahat bir yerdi: Ege'nin güzel bir yerinde, yeşillikler arasında Gediz Deltasına tepeden bakan bir tür külüstür tatil kampı. Beni çok ellemediler. Sanırım "aman yazardır mazardır, başımıza dert açar" diye korkudan donlarını pisleyeyazdılar. Ben de tabii fırsattan istifade etmemezlik etmedim. Önce çayırlar, sonra tepeler, arka yollar derken iş Foça'da haftanın üç günü rakı sofrası kurmaya kadar dayandı, yazı yazmaya vakit kalmadı. Ulaşım kolaylığı için bir de bisiklet edindim, sanırım TC tarihinin ilk bisikletli mahkumu olarak kayıtlarda yer aldım.

Sonunda üç buçuk yıl yeter dedik. Bu saçmalığın sonu yok. Daha üç yıl cezam var, yıllar önce televizyon programlarında söylediğim sözler yüzünden halâ dava üstüne dava açıyorlar, malum kişi cehennemi boylamadan beni salmaya niyetleri yok görünüyor.

Günah bizden gitti dedik. Bir gün Foça limanından özgürlüğe yelken açtık.

Aslına bakarsanız olayın bu noktaya vardığı daha iki yıl öncesinden belli olmuştu. Adamlarla -- ta en baştakine dek -- konuştuğunda hep iyi niyet, hep çözüm vaadi. Ama iş eyleme gelince eylem yok, niyeti de yok. Aralık 2015'te ben gitmeye hazırdım. Arkadaşlar aman dediler bir delilik yapma, akıllı ol Sevan, az daha sabret, çok acayip hazırlıklar yapmak lazım. Oysa biliyordum, bu iş hazırlıkla mazırlıkla olmaz. Kafaya koydun mu yapacaksın, arkana bakmadan yürüyüp gideceksin. Az daha dur dediler. Durdum. Ertesi hafta yakalandım, kapalıya sevk edildim, bir buçuk yıl kaybettim. Bu sene Nisan'da da gidebilirdim, daha biraz bekleyelim dendi. Neye? Boşuna. Temel ders hep bildiğiniz gibi: Eylem yapacaksan asla akıllı adamların aklına kulak asma. Eylem için deli olmak lazım. Başını sonunu fazla düşünmemek lazım.

Mersiler faslı
Akıllı arkadaşlarımın hepsine, ve çok akıllı olmayanlarına da, yine de, sonsuza kadar minnettarım. Benim gibi huysuz ve bazen hayli bencil bir adamı üç buçuk yıl boyunca akıl almaz bir özveriyle onlar ayakta tuttular.

Aralarında en büyük emeği ve fedakarlığı gösterenler canım arkadaşım Özlem ile içeride iken en yakın dostum ve yoldaşım rolünü üstlenen avukat Murat Akci'dir. Ali Nesin bazen kendini yıpratma pahasına benim için çırpındı, olmadık mücadelelere girdi, istediği ve hak ettiği sonuçları alamadıkça kendini kahretti. Sait Çetinoğlu Nişanyan davasını ayakta tutmak için insanüstü bir çaba harcadı. Özlem B ve Emin K beni kitapsız bırakmadılar. Elif K beni sevgisiz, Cansın S mektupsuz ve dergisiz bırakmadı. Işın dünyanın dört bucağından yardımıma yetişip yazı damarlarımın kurumasını önledi. Sezgi ilk sene canla başla bana sahip çıktıktan sonra canına tak deyip uzak kıtalara kaçtı. Dicle ve Andaç bir yıl boyunca her hafta yanıma gelip beyin kaslarımın paslanmasına izin vermediler. Adsız bir arkadaşımız büyük kişisel risk pahasına özgürlüğüme giden kapıları açtı. Beş çocuğum her yıl bir parlak başarıdan bir parlak başarıya koşarak babalarının mutluluğuna ve manevi gücüne en büyük katkıyı sağladılar. Tanıdığım ve tanımadığım binlerce insan mektuplarıyla, mesajlarıyla, dualarıyla bana güç verdiler. Hepsine minnettarım. İstediğim nispette hepsine yetişemesem de hiç biri yüreğimden uzak değil.

Allah, yahut her kimse, hapse düşen herkese böyle dostlar nasip etsin.

11 Temmuz 2017 Salı

Benim oyum Tayyip'e

Çakma muhalefet partisinin lideri İstanbul’da on maddelik seçim bildirgesi yayınlamış.

Okuyoruz:

1- 15 Temmuz darbe girişimini lanetliyoruz. 245 şehidimizin aziz hatırası, gaziler vb.

Tercümesi: Cumhurbaşkanımızın meşruiyetine inancımız tamdır. İndirmeye kalkanları kınıyoruz. İstibdadını meşrulaştırmak ve pekiştirmek için kullandığı absürt söylemi aynen benimsiyoruz.

2- 20 Temmuz’da getirilen OHAL ile yasama yürütme ve yargı tek elde toplanmıştır; bir an önce kaldırılmalıdır.

Tercümesi: 20 Temmuzdan önce fena değildi, bari ona dönelim, şekil düzelsin.

3- Kolektif suç gibi insan haklarına aykırı uygulamalardan vazgeçilmelidir.

Tercümesi: Tamam bildiğin gibi yönet, ama o kadar ileri gitmesen? Sivrilikleri düzelt yeter.

4- OHAL mağdurlarının yargıya ulaşım ve sosyal güvenlik haklarını kısıtlayan uygulamalara son verilmelidir.

Tercümesi: İşten çıkar peki, ama bari adamcağızın emekli maaşını, primini vb. elleme. Bırak mahkemeye baş vursun, oyalansın.

5- FETÖ ile hiçbir ilişkisi ile bulunmayan ama sırf hükümete muhalif olduğu için görevlerinden alınan akademisyenler görevlerine dönmeli ve tutuklu milletvekilleri serbest bırakılmalıdır.

Tercümesi: FETÖ ile az ilişkisi bulunan ve çok belirgin bir şey yapmamış birkaç kişiyi görevine iade et, biz de bir işe yaramış görünelim. Figen Yüksekdağ’ı filan tutabilirsin çünkü milletvekilliği düşürüldü, ama birkaç vekil sal da bari benim suç ortaklığım çok belli olmasın.

6- Mesleklerini yaptıkları için tutuklu bulunan gazeteciler serbest bırakılmalıdır.

Tercümesi: Öbürleri tutuklu kalabilir.

 7- OHAL ortamında ve yapılan anayasa değişikliği gayrimeşrudur. Türkiye bu anayasa ile yönetilemez, yönetilmemelidir.

Tercümesi: Daha eklenecek maddeler var, gel bu sefer beraber yapalım, büsbütün aciz görünmeyelim.

Gerisi klasik seçim bildirgesi tıraşları: parlamenter sistem üzerindeki her türlü vesayet, eğitimde laiklik ilkesi, yoksulluk, terör, kadın hakları vs. Yıllardır tekrarlana tekrarlana tiridi çıkmış bir sürü boş laf. 

Ben itiraf ediyorum. EĞER seçenek buysa ben oyumu Tayyip’e veririm. Adam müstebit, yasa tanımaz falan filan, peki, ama hiç olmazsa düz ve dobra. Yaya Kemal Bey gibi kaypak ve aciz değil.

------------

PS- EĞER dedik, değil mi?

19 Haziran 2017 Pazartesi

Büyükelçi Morgenthau’nun güncesi

Aralık 2014’te Yenipazar Cezaevinden yazılmış bir mektup. Köşeli parantezleri şimdi (2017’de) ekledim.

Son günlerde okuduğum en ilginç kitap 1913-16 ABD’nin İstanbul büyükelçisi olan Henry Morgenthau’nun günceleri. Anıları değil, o çoktan yayınlandı, galiba Türkçesi de var. Bunlar ham günce. Üç yıl boyunca her gün görüştüğü, yaptığı, duyduğu her şeyi defterine not etmiş. Epey bir kısmı kriptik, yani anlaşılmıyor, ama anlaşıldığı kadarı bomba. Diplomatik ve siyasi kulislerde olan biten hakkında hayatta okumadığın kadar ayrıntılı bilgi ediniyorsun.

[Not: ABD 1917’ye dek savaşta tarafsızdı. O yüzden İngiliz, Fransız, Rus elçileri sınır dışı edilirken ABD elçisi kaldı. Almanya ile Türkiye arasında arka kapı diplomasisi sürdürdü.

Morgenthau Alman Yahudilerindendi. Başkan Wilson’ın kişisel dostu idi. İstanbul'dan sonra kamu görevinden ayrılıp Wall Street’te banker oldu, servet edindi. 1933’te FDR hükümetinde ticaret bakanı oldu. ABD’de sosyal devletin başlangıcı olan New Deal reformlarının fikir babası sayılır.]

Gözlemler.

·        Talat ve Enver’le çok sık görüşüyor. Bazen haftada üçer dörder defa, bazen yemekli, çoğu zaman 2-3 saat. Ailece görüşüyorlar. Çat kapı Talat uğruyor. Enver’le Belgrad Ormanında atla 4-5 saatlik Pazar gezmesine çıkıyorlar. İlişkiler doğal, pratik, siyasi polemikten çok uzak – ancak Temmuz 1915’ten sonra Ermeni meselesi yüzünden soğumaya yüz tutuyor. Yoksa dedikodu yapıyorlar, savaşın gidişini tartışıyorlar, bin türlü idari problemi çözüyorlar – Beyrut’taki konsolosun sorunu, Osmanlı Bankasındaki bilmem ne hesabının durumu, Robert Kolej diplomalarının denkliği meselesi, İngilizlere sığınan kontes bilmem kimin sınır dışı edilme hadisesi, Kayseri’de tutuklanan Amerikalı iş adamının şeysi. Bir ara Talat bakanlıktan düşecek olursa ABD’ye büyükelçi gitmek istediğini söyleyip M.’nun yardımını istiyor. Talat zeki ve kibar, Enver sempatik biri olarak görünüyor. Ama Mayıs-Haziran 1915’ten itibaren gitgide katılaşan, meydan okuyan bir tavra giriyorlar.

·        1914 başında diplomatik çevrelerin ortak görüşü Türkiye’nin çökmek üzere olduğu. Balkan Harbinden [1912-13] sonra mali durum facia. Reformların hiç biri yürümüyor, ordu hakkında (Almanlar dahil!) kimsenin bir umudu yok. Tartışma mevzuu: Ruslar İstanbul’u alır mı? Önlemek için ne yapmalı? İT yönetimi dahil olmak üzere kimsenin Türkiye’nin geleceğine dair pek bir beklentisi yok.

·        İngilizlerin Mısır’a göz göre göre el koyması büyük bir düşmanlık ve huzursuzluk kaynağı. İngilizler Hıdivi İstanbul’a sürmüşler, o da Kandilli'deki köşkünden anti-İngiliz duyarlıkları körüklüyor, basına yazılar yazdırıyor. Siyonist hareket çok aktif; M. da onlarla yakın ilişki içinde, hatta galiba onların sözcüsü. Anladığım kadarıyla Filistin iskânına kolaylık gösterilmesi karşılığında Türkiye’ye ciddi diplomatik ve parasal destek teklif ediyorlar. Suriye kontrolden çıkmış durumda.

4 Mayıs 1914’te uzun bir sohbette Talat Yemen, Suriye, Irak, Filistin vs.ye bağımsızlığa yakın özerklik vermeyi ama Türk olan bölgede güçlü merkezi yönetim kurmayı düşündüklerini söylüyor. Yani Arabistan'ın gidici olduğu daha savaştan önce belli. M. bunu yapabileceklerini pek zannetmiyor, çünkü para ve kadro yok; İngiltere ve Yunanistan ve Rusya izin vermez; Ermeni bölgesine egemen olmaları güç. (Ermeni meselesine ilk değindiği yerlerden biri burası.)

·        Haziran 1914’te Türk-Yunan savaşı patlak vermek üzere. Diplomatlar her gün heyecanla savaşın başlamasını bekliyorlar. Savaş nedeni, Balkan Harbinde Yunanistan’ın Midilli ve bazı adalara el koyması. Türkiye bu durumu kabul etmiyor. Yunanistan olası Türk saldırısına karşı ABD’den iki kruvazör sipariş ediyor. M. bunun savaş nedeni olacağı gerekçesiyle satışı önlemeye çalışıyor, araya etkili Siyonist kişileri sokuyor.

15 Haziranda Foça’da Rum katliamı oluyor. İzleyen hafta Manisa ve Aydın’daki Rum köyleri çetelerce basılıp katliamlar yapılıyor. Nedeni muhtemelen Yunanistan savaş açarsa yerli Rumların işbirliği yapma olasılığına karşı gözdağı. Haziran-Temmuz’da Ege bölgesinden büyük Rum göçü; çoluk çocuk sefil mülteci fotoğrafları dünya basınına çıkıyor; Erdek ve Marmara Adasındaki bütün Rum köyleri boşaltılıyor. 2 Temmuzda Talat “eğer ABD kruvazörleri verirse katliamlar devam eder” diyor. Yani şantaj: ABD Yunanistan'a yardım ederse biz de yerli Rumları ezeriz. 9 Temmuzda ABD kruvazör satışını askıya alınca bu kez hükümet Foça’da bazı (Türk) katliamcıların yargılanmasına yeşil ışık yakıyor.

Bundan birkaç gün sonra İngiltere Türkiye’nin sipariş etmiş ve parasını ödemiş olduğu harp gemisine tam teslim edileceği gün el koyuyor. Gerekçe: gemiyi versek Türkiye Yunanistan’a saldırır. 28 Ağustosta Enver, eğer Yunanistan saldırırsa misilleme olarak İzmir’i yakacaklarını bildiriyor. 31 Ağustosta Yunanistan saldırırsa [İngiliz-Fransız ortaklığı olan] Osmanlı Bankası’na el koyacaklarını söylüyor. O günlerde Dünya Savaşı çıkınca Yunan krizi sahneden uzaklaşıyor.

Öyle anlaşılıyor ki savaş tedbiri olarak sivil halkın katliamı projesi bu tarihlerde yavaş yavaş şekillenmiş. 1914 yazı.

·        Savaş çıkar çıkmaz Türkiye’nin ilk yaptığı iş 10 Eylülde kapitülasyonları lağvetmek. ABD adli kapitülasyonların kaldırılmasına karşı değil, ama ticari kapitülasyonlar kaldırılırsa ekonomik olarak Türkiye batar diyor. Talat ise yapacakları yargı ve hukuk reformlarıyla kapitülasyonlara gerek kalmayacağını söylüyor. Yani Medeni Kanun vb. daha 1914’te gündemde. Gerekçe aynı, kapitülasyonları kaldırınca uluslararası medeni hukuk, ticaret hukuku vb. getirmek şart. Şer’i hukukla uluslararası ticaret yürümez.

·        24 Eylül 1914’te Şeyhülislam Hayri Efendi oğullarının Robert Kolej’e kabulü için büyükelçinin aracılığını rica etmeye geliyor. Bunlardan biri 1965’te başbakan olan Suat Hayri Ürgüplü olmalı.

·        6 Ekimdeki sohbette Talat amaçlarının aslında İzmir’i yakmak değil, Rumların korkup kaçmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Şehrin Müslümanlaştırılmasını istediklerini, öbür türlü ülkenin asla yönetilemeyeceğini savunuyor. Soru üzerine kabinede bir tek kendisinin dindar olduğunu, Cemal’de biraz dindarlık olduğunu, Enver’in hiç olmadığını anlatıyor.

·        14 Ekimde büyükelçilik müsteşarı Şımavonyan ve Talat’la yemek. Talat Avrupa ülkelerine hiç güvenmediğini, İtalya’nın [1911’de] durup dururken Libya’yı işgal etmesi gibi sürpriz saldırılar beklediğini anlatıyor. Bu kilit bir detay. Bu ihtimale karşı Kasım 1914’ten itibaren ülke içindeki İtilaf devletleri vatandaşlarını enterne edip Yozgat, Maraş, Urfa vb.de rehin tutacaklar; İngiltere veya Fransa veya İtalya bir yere çıkarma yaparsa hepsini öldürmekle tehdit edecekler. Bu tehdit tutmazsa bu sefer Ermeni katliamı aynı amaçla kullanılacak. İtilaf devletlerinden gelen sinyallere karşılık katliamın dozu azaltılıp artırılacak. (İşin bu yönünü daha önce düşünmemiştim. Ermenileri Avrupa saldırısına karşı rehin olarak tutuyor. Avrupalıları topluca öldürmeyi gözü kesmediği için Ermenilere yöneliyor.)

·        25 Ekimde Karadeniz sahili Rumlarının iç bölgelere tehciri kararı çıkıyor. Morgenthau Enver ile Talat’ın tehlikeli bir oyun oynadıklarını düşünüyor. Alt kademedekiler talan tadını alınca durdurulmaları mümkün olamaz, iş çığırından çıkar diyor. Yani iş ilk başta rasyonel bir diplomatik hamle, ama kontrol edilmesi zor, çığırından çıkma ihtimali çok güçlü.

·        11 Kasımda Talat’la ilginç diyalog. Fransa ve İngiltere’nin tahkim edilmemiş kıyı kentlerine saldırmaması için centilmenlik anlaşması yapalım, ABD aracı olsun diyor Talat. Aksi halde zorunlu göçlerin devam edeceğini söylüyor. M. tehdidiniz zayıf, çünkü gerçekten büyük çaplı katliam yapabileceğinize inanmıyoruz diyor. Talat “kararlılığımızı göstermek için ne yapabiliriz?” diye soruyor. Düşünürsen tüyler ürpertici bir sahne. Galiba olayları anlamanın asıl kilidi bu.

·        18 Aralık: İngiltere Çanakkale’de bombardımana başlıyor. Genel kanı birkaç gün içinde Boğazı aşıp İstanbul’a gelecekleri yönünde. Alman elçisi eğer İngilizler Boğaz’ı aşarsa İstanbul’da büyük Hıristiyan katliamı olacağını düşünüyor. Her ihtimale karşı Alman elçiliğinin değerli eşyalarını ABD elçiliğine saklamayı öneriyor. Sonraki hafta bir sürü tablo vb. Tepebaşı’ndaki ABD elçiliğine taşınıyor.

·        24-25 Aralıkta Türk hükümeti taşradaki Katolik ve Protestan kiliselerine el koymaya başlıyor. Şükrü Bey (İT liderlerinden, Maarif Nazırı) “biz bunu yaparsak onlar da savaştan sonra camilere el koyacak, biliyoruz, ama başka çaremiz yok” diyor.

·        Fransızlar veliahdın oğlu Ömer Faruk Efendiyi tutukluyor. Bunun üzerine Türkiye Fransız ve İngiliz konsoloslarını tutukluyor. 31 Aralıkta Talat Osmanlı Bankasına el koyma kararını çıtlatıyor, borsada büyük krize yol açıyor. 9 Ocakta Alman elçisi Türkiye’nin ayrı bir barışla savaştan çekilmesi için ABD nezdinde girişimde bulunuyor. İngiltere teklifi kesinlikle reddediyor. (Yani bu aşamada Almanlar dahil herkes Türkiye’nin yenileceğinden emin.)

·        10-15 Ocak, Çanakkale paniğinin zirve noktası. İstanbul’da herkes çıldırmış halde, bugün yarın İngilizler geliyor korkusunda. Belki tesadüf, 13 Ocaktaki resepsiyona Türklerin birçoğu fessiz geliyor. M. böyle bir şeye ilk kez tanık oluyor. Bence simgesel: devletin dağılmaya başlaması! Erzurum’da bazı subaylar isyan edip Alman subayı öldürüyor.

·        28 Ocak: Cemal Paşa ile sohbet. Hükümetin ne kadar zayıf olduğu anlaşılırsa isyan çıkar diye korkuyor Cemal. “Biz Abdülhamit’i 50 kişi ile devirdik, Ermeniler bizden daha örgütlü” diyor. Ciddi ciddi Ermenilerin darbe yapmasından korkuyorlar sanırım. Sarıkamış’ta yüz bin kayıp verince ordudan geriye bir şey kalmadı deniyor.

·        17 Şubat: Talat [İçişleri Bakanlığından] istifa ederse Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın onun yerine geçeceği konuşuluyor. Bunu daha önce duymamıştım.

·        19 Şubat. Bu müthiş. Rusya Meclisinde resmen İstanbul’un işgali dile getiriliyor. Bunun üzerine İngilizlerin buna asla müsaade etmeyeceği, dolayısıyla Çanakkale saldırısından vazgeçecekleri söyleniyor. İstanbul’da panik havası dağılmaya başlıyor. (Yani Çanakkale seferi aslında Ruslara karşı, ya da onlara rağmen bir hamle.) Martta bu sefer Rusların Sarıyer-Kilyos hattına çıkarma yapacağı paniği var. 30 Martta İngilizlerin Ruslardan önce davranıp İstanbul’u ele geçirmeye karar verdiği haberi geliyor, gene panik havası esiyor. (15 Mayısta Tarabya’nın kuzeyindeki tüm gayrimüslimler tahliye ediliyor. Sersefil ortada kalıyorlar, bir kısmı Bebek’te Robert Kolej arazisinde çadır kuruyor.) 3 Nisanda Fethiye Rumları tahliye ediliyor. 9 Nisanda İtilaf kuvvetlerinin Mersin’i bombaladığı ve Ayvalık’a çıkarma yaptığı haberi panik yaratıyor. 20 Nisanda Sultan Beylik’teki Yahudi kolonisini ??! boşaltıp yerine asker yerleştiriyorlar. (Kadıköy yakasında bir yer, acaba Sultanbeyli mi?)

·        24 Nisan sahnesi olağanüstü! [Not: 24 Nisan 1915 gecesi İstanbul’da 230 küsur Ermeni ileri geleni tutuklanıp Anadolu’ya sürüldü; çoğu öldürüldü. Ermeni tehcirinin simgesel başlangıcı sayılır.] O akşam Talat, Başhaham Naum Efendi, elçilik müsteşarı Şımavonyan, eşleriyle elçilikte yemekte. Yemekten sonra eşler sinemaya gidiyor. M. Talat’a “Siyonizmi bir Osmanlı kurumuna dönüştürmeyi” öneriyor. Talat reddediyor, özetle egemenliği paylaşamayacaklarını bildiriyor. Kendisi ABD’ye elçi olarak atanırsa ABD yönetiminin uygun bulup bulmayacağını soruyor ve Pazartesi gününe (2 gün sonra) cevap istiyor!! Belli ki korkuyor, belki bir darbe bekliyor. Ermeni tutuklamalarını soruyorlar. (Dikkat et, sohbetin başında değil, sonunda.) Talat “İhtilal hazırlıyorlar, buna izin veremeyiz” diyor. M. sonradan “Türkler entelektüelleri bastırmadan ülke yönetemeyecek­lerini düşünüyor” diye not ediyor.

Ertesi gün Robert Kolej’de bir panel var. Ancak panele katılacak Ermeni konuşmacı (Protestan Ermeni bir vaiz) tutuklandığından, kolej müdürü konuşmayı Morgenthau’nun yapmak isteyip istemeyeceğini soruyor. M. kabul ediyor.

Bunlar bence filmlik sahneler. Hükümet panikte, ama korku onları daha katı ve gözü pek hale sokuyor. Soykırım kararlılığının nasıl şekil aldığını görüyorsun. Kadınların sinemaya gitmesi şaheser bir detay. (Yalnız Talat’ın eşi var mı, emin olamadım.) Bir sürü Ermeni tam o saatlerde İstiklal Caddesi civarında tutuklanıyordu, sinema acaba nerede? Tam o akşam Yahudi başhahamının yemekte olması ve Siyonizm hakkında en ciddi teklifin dile getirilmesi tesadüf mü? Şımavonyan ne düşündü?

·        Aynı gün bir İngiliz denizaltısı İstanbul civarına gelip askeri tesisleri topa tutuyor, Beykoz’a kadar ilerliyor. Sonraki günler Marmara’nın çeşitli yerlerinde ateş açıp korku salıyor.

*

Neyse çok uzattım, kontrolden çıktı bu mektup. Özetle işin gelişimi şöyle görünüyor.

1.    Ermenilerin ihtilal ve darbe yapmasını bekliyorlar. O yüzden lider kadroları tutuklayıp bir kısmını infaz ediyorlar.

2.    Her an her yönden işgal/çıkarma bekledikleri için sınır ve kıyı illerindeki gayrimüslimleri (savaş süresince veya temelli) sürmeye başlıyorlar.

3.    Batılılar itiraz edince sürgün Ermenileri rehine olarak kullanmak akıllarına geliyor. “İngilizler işgal ederse hepsini öldürürüz” kozunu kullanıyorlar. (Mesela Sivas-Yozgat sürgünleri üç ay Konya dışındaki toplama kampında tutuluyor, belli ki pazarlık kozu olarak bekletiliyorlar. İşe yaramayınca parti parti Pozantı üzerinden Suriye’ye gönderiliyorlar.)

4.    Nakliyat sırasında çok sayıda insan kontrolsüz ya da yarı-kontrollü olarak öldürülüyor. İş, M.’nun önceden tahmin ettiği gibi çığırından çıkmaya başlıyor. Soygun ve talan devreye giriyor.

5.    Ağustosa doğru geri dönülmez nokta aşılıyor. Bu noktadan sonra Ermenilerle medeni bir çözüm artık mümkün değil; Batı ile diplomatik müzakere de mümkün değil. Öyle ya da böyle savaştan sonra yapılanların hesabı sorulacak. O aşamadan sonra eldeki tüm Ermenileri öldürmekten başka çare kalmıyor. Tehcirin sistemli yok etmeye dönütüğü yer 25-30 Ağustos civarı. 30 Ağustosta Ankara’da 6000 Ermeni öldürülüyor. 1-2 Eylülde İzmit Ermenileri topluca öldürülüp şehir yakılıyor. Bu yeni bir aşama. O tarihe kadar bir sürü münferit katliam var, ama toplu yok etme yok.

ABD’nin tavrına gelince:

1.     İlk yaklaşımları “Türkiye’nin geleceğini yok ediyorsunuz; ekonomik ve kültürel çöküşe yol açacaksınız.” Amerikalıların tipik bakış açısı, ekonomik kalkınmayı her şeyden önemli görürler, kendi çıkarlarını da orada görürler.

2.    Bir dönem karmaşık bir diplomatik oyun var. Türklerin katliamı bir pazarlık kozu olarak kullandığını görüyor, o pazarlığı kırmak için el yükseltiyor, Washington’a katı ve tavizsiz bir politika öneriyor.

3.    Eylül-Ekim 1915’te Başkan Wilson’la uzun yazışmalardan sonra tüm Ermenileri ABD’ye göçmen olarak kabul etmeyi öneriyorlar. Türk tarafı belli şartlarla buna razı. (Enver’e göre en önemli şart, bir aileden göçmen alınırsa ailenin tamamı kabul edilecek. Maksat Türkiye’de pürüz bırakmamak.) Çeşitli nedenlerle bu proje yürümüyor. Atlantik’te Alman denizaltıları cirit atıyor ve ABD’nin bu çapta bir göçe tahsis edecek yeterli gemisi yok.

4.    Bu sırada Bulgaristan hangi tarafta savaşa gireceğine karar vermek üzere. ABD (Robert Kolej mezunu olan Bulgar başbakanı nezdinde) Ermeni katliamını gerekçe yapıp olası bir Bulgar-Türk ittifakını önlemeye çalışıyor. Katliamın ilk kez propaganda amaçlı kullanımı galiba bu. Türk tarafı (“çok önemli bir İttihat-Terakki mensubu olan” büyükelçi Fethi Bey (Okyar) marifetiyle) Bulgaristan’a yüklü para ve silah yardımında bulununca Amerikan çabası sonuçsuz kalıyor. 

*

Bu kadar! Daha çok detay var ama yetsin.