19 Haziran 2017 Pazartesi

Büyükelçi Morgenthau’nun güncesi


Aralık 2014’te Yenipazar Cezaevinden yazılmış bir mektup. Köşeli parantezleri şimdi (2017’de) ekledim.

Son günlerde okuduğum en ilginç kitap 1913-16 ABD’nin İstanbul büyükelçisi olan Morgenthau’nun günceleri. Anıları değil, o çoktan yayınlandı, galiba Türkçesi de var. Bunlar ham günce. Üç yıl boyunca her gün görüştüğü, yaptığı, duyduğu her şeyi not etmiş. Epey bir kısmı kriptik, yani anlaşılmıyor, ama anlaşıldığı kadarı bomba. Diplomatik ve siyasi kulislerde olan biten hakkında hayatta okumadığın kadar ayrıntılı bilgi ediniyorsun.

[Not: ABD 1917’ye dek savaşta tarafsızdı. O yüzden İngiliz, Fransız, Rus elçileri sınır dışı edilirken ABD elçisi kalabildi. Almanya ile Türkiye arasında arka kapı diplomasisi sürdürdü.
Henry Morgenthau Alman Yahudilerindendi. Başkan Wilson’ın kişisel dostu idi. 1916’da kamu görevinden ayrılıp Wall Street’te banker oldu, bir servet edindi. 1933’te FDR hükümetinde ticaret bakanı oldu. ABD’de sosyal devletin başlangıcı olan New Deal reformlarının fikir babası sayılır.]

Gözlemler.

·        Talat ve Enver’le çok sık görüşüyor. Bazen haftada üçer dörder defa, bazen yemekli, çoğu zaman 2-3 saat. Ailece görüşüyorlar. Çat kapı Talat uğruyor. Enver’le Belgrad Ormanında atla 4-5 saatlik Pazar gezmesine çıkıyorlar. İlişkiler doğal, pratik, siyasi polemikten çok uzak – ancak Temmuz 1915’ten sonra Ermeni meselesi yüzünden soğumaya yüz tutuyor. Yoksa dedikodu yapıyorlar, savaşın gidişini tartışıyorlar, bin türlü idari problemi çözüyorlar – Beyrut’taki konsolosun sorunu, Osmanlı Bankasındaki bilmem ne hesabının durumu, Robert Kolej diplomalarının denkliği meselesi, İngilizlere sığınan kontes bilmem kimin sınır dışı edilme hadisesi, Kayseri’de tutuklanan Amerikalı iş adamının şeysi. Bir ara Talat bakanlıktan düşecek olursa ABD’ye büyükelçi gitmek istediğini söyleyip M.’nun yardımını istiyor. Talat zeki ve kibar, Enver sempatik biri olarak görünüyor. Ama Mayıs-Haziran 1915’ten itibaren gitgide katılaşan, meydan okuyan bir tavra giriyorlar.

·        1914 başında diplomatik çevrelerin ortak görüşü Türkiye’nin çökmek üzere olduğu. Balkan Harbinden [1912-13] sonra mali durum facia. Reformların hiç biri yürümüyor, ordu hakkında (Almanlar dahil!) kimsenin bir umudu yok. Tartışma mevzuu: Ruslar İstanbul’u alır mı? Önlemek için ne yapmalı? İT yönetimi dahil olmak üzere kimsenin Türkiye’nin geleceğine dair pek bir beklentisi yok sanki.

·        İngilizlerin Mısır’a göz göre göre el koyması büyük bir düşmanlık ve huzursuzluk kaynağı. İngilizler Hıdivi İstanbul’a sürmüşler, o da Bebek’teki yalısından anti-İngiliz duyarlıkları körüklüyor, basına yazılar yazdırıyor. Siyonist hareket çok aktif; M. da onlarla yakın ilişki içinde, hatta galiba onların sözcüsü. Anladığım kadarıyla Filistin iskânına kolaylık gösterilmesi karşılığında Türkiye’ye ciddi diplomatik ve parasal destek teklif ediyorlar. Suriye kontrolden çıkmış durumda.

4 Mayıs 1914’te uzun bir sohbette Talat Yemen, Suriye, Irak, Filistin vs.ye bağımsızlığa yakın özerklik vermeyi ama Türk olan bölgede güçlü merkezi yönetim kurmayı düşündüklerini söylüyor. M. bunu yapabileceklerini pek zannetmiyor, çünkü para ve kadro yok; İngiltere ve Yunanistan ve Rusya izin vermez; Ermeni bölgesine egemen olmaları güç. (Ermeni meselesine ilk değindiği yerlerden biri burası.)

·        Haziran 1914’te Türk-Yunan savaşı patlak vermek üzere. Diplomatlar her gün heyecanla savaşın başlamasını bekliyorlar. Savaş nedeni, Balkan Harbinde Yunanistan’ın Midilli ve bazı adalara el koyması. Türkiye bu durumu kabul etmiyor. Yunanistan olası Türk saldırısına karşı ABD’den iki kruvazör sipariş ediyor. M. Bunun savaş nedeni olacağı gerekçesiyle satışı önlemeye çalışıyor, araya etkili Siyonist kişileri sokuyor.

15 Haziranda Foça’da Rum katliamı oluyor; izleyen hafta Manisa ve Aydın’daki Rum köyleri çetelerce basılıp katliamlar yapılıyor. Nedeni muhtemelen Yunanistan savaş açarsa yerli Rumların işbirliği yapma olasılığına karşı gözdağı. Haziran-Temmuz’da Ege bölgesinden büyük Rum göçü; çoluk çocuk sefil mülteci fotoğrafları dünya basınına çıkıyor; Erdek ve Marmara Adasındaki bütün Rum köyleri boşaltılıyor. 2 Temmuzda Talat “eğer ABD kruvazörleri verirse katliamlar devam eder” diyor. Yani şantaj. 9 Temmuzda ABD kruvazör satışını askıya alınca hükümet Foça’da bazı (Türk) katliamcıların yargılanmasına yeşil ışık yakıyor.

Bundan birkaç gün sonra İngiltere Türkiye’nin sipariş etmiş ve parasını ödemiş olduğu harp gemisine tam teslim edileceği gün el koyuyor. Gerekçe: gemiyi versek Türkiye Yunanistan’a saldırır. 28 Ağustosta Enver, eğer Yunanistan saldırırsa misilleme olarak İzmir’i yakacaklarını bildiriyor. 31 Ağustosta Yunanistan saldırırsa [İngiliz-Fransız ortaklığı olan] Osmanlı Bankası’na el koyacaklarını söylüyor. Allahtan arada Dünya Savaşı çıktığı için Yunan krizi sahneden uzaklaşıyor.

Öyle anlaşılıyor ki savaş tedbiri olarak sivil halkın katliamı projesi bu tarihlerde yavaş yavaş şekillenmiş. 1914 yazı.

·        Savaş çıkar çıkmaz Türkiye’nin ilk yaptığı iş 10 Eylülde kapitülasyonları lağvetmek. ABD adli kapitülasyonların kaldırılmasına karşı değil, ama ticari kapitülasyonlar kaldırılırsa ekonomik olarak Türkiye batar diyor. Talat ise yapacakları yargı ve hukuk reformlarıyla kapitülasyonlara gerek kalmayacağını söylüyor. Yani Medeni Kanun vb. daha 1914’te gündemde. Gerekçe aynı, kapitülasyonları kaldırınca uluslararası medeni hukuk, ticaret hukuku şart. Şer’i hukukla uluslararası ticaret yürümez.

·        24 Eylül 1914’te Şeyhülislam Hayri Efendi oğullarının Robert Kolej’e kabulü için büyükelçinin aracılığını rica etmeye geliyor. Bunlardan biri 1965’te başbakan olan Suat Hayri Ürgüplü olmalı.

·        6 Ekimdeki sohbette Talat amaçlarının aslında İzmir’i yakmak değil, Rumların korkup kaçmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Şehrin Müslümanlaştırılmasını istediklerini, öbür türlü ülkenin asla yönetilemeyeceğini savunuyor. Soru üzerine kabinede bir tek kendisinin dindar olduğunu, Cemal’de biraz dindarlık olduğunu, Enver’in hiç olmadığını anlatıyor.

·        14 Ekimde büyükelçilik müsteşarı Şımavonyan ve Talat’la yemek. Talat Avrupa ülkelerine hiç güvenmediğini, İtalya’nın [1911’de] durup dururken Libya’yı işgal etmesi gibi sürpriz saldırılar beklediğini anlatıyor. Bu kilit bir detay. Bu ihtimale karşı Kasım 1914’ten itibaren ülke içindeki İtilaf devletleri vatandaşlarını enterne edip Yozgat, Maraş, Urfa vb.de rehin tutacaklar; İngiltere veya Fransa veya İtalya bir yere çıkarma yaparsa hepsini öldürmekle tehdit edecekler. Bu tehdit tutmazsa bu sefer Ermeni katliamı aynı amaçla kullanılacak. İtilaf devletlerinden gelen sinyallere karşılık katliamın dozu azaltılıp artırılacak. (İşin bu yönünü daha önce düşünmemiştim. Ermenileri Avrupa saldırısına karşı rehin olarak tutuyor. Avrupalıları topluca öldürmeyi gözü kesmediği için Ermenilere yöneliyor.)

·        25 Ekimde Karadeniz sahili Rumlarının iç bölgelere tehciri kararı çıkıyor. M. Enver ile Talat’ın tehlikeli bir oyun oynadıklarını düşünüyor. Alt kademedekiler talan tadını alınca durdurulmalarının mümkün olamayacağını, işin çığırından çıkacağını söylüyor. Yani iş ilk başta rasyonel bir diplomatik hamle, ama kontrol edilmesi zor, çığırından çıkma ihtimali çok güçlü.

·        11 Kasımda Talat’la ilginç diyalog. Fransa ve İngiltere’nin tahkim edilmemiş kıyı kentlerine saldırmaması için centilmenlik anlaşması yapalım, ABD aracı olsun diyor Talat. Aksi halde zorunlu göçlerin devam edeceğini söylüyor. M. tehdidiniz zayıf, çünkü gerçekten büyük çaplı katliam yapabileceğinize inanmıyoruz diyor. Talat “kararlılığımızı göstermek için ne yapabiliriz?” diye soruyor. Düşünürsen tüyler ürpertici bir sahne. Galiba olayları anlamanın asıl kilidi bu.

·        18 Aralık: İngiltere Çanakkale’de bombardımana başlıyor. Genel kanı birkaç gün içinde Boğazı aşıp İstanbul’a gelecekleri yönünde. Alman elçisi eğer İngilizler Boğaz’ı aşarsa İstanbul’da büyük Hıristiyan katliamı olacağını düşünüyor. Her ihtimale karşı Alman elçiliğinin değerli eşyalarını ABD elçiliğine saklamayı öneriyor. Sonraki hafta bir sürü tablo vb. Tepebaşı’ndaki ABD elçiliğine taşınıyor.

·        24-25 Aralıkta Türk hükümeti taşradaki Katolik ve Protestan kiliselerine el koymaya başlıyor. Şükrü Bey (İT liderlerinden, Maarif Nazırı) “biz bunu yaparsak onlar da savaştan sonra camilere el koyacak, biliyoruz, ama başka çaremiz yok” diyor.

·        Fransızlar veliahdın oğlu Ömer Faruk Efendiyi tutukluyor. Bunun üzerine Türkiye Fransız ve İngiliz konsoloslarını tutukluyor. 31 Aralıkta Talat Osmanlı Bankasına el koyma kararını çıtlatıyor, büyük krize yol açıyor. 9 Ocakta Alman elçisi Türkiye’nin ayrı bir barışla savaştan çekilmesi için ABD nezdinde girişimde bulunuyor. İngiltere teklifi kesinlikle reddediyor. (Yani bu aşamada Almanlar dahil herkes Türkiye’nin yenileceğinden emin.)

·        10-15 Ocak, Çanakkale paniğinin zirve noktası. İstanbul’da herkes çıldırmış halde, bugün yarın İngilizler geliyor korkusunda. Belki tesadüf, 13 Ocaktaki resepsiyona Türklerin birçoğu fessiz geliyor. M. böyle bir şeye ilk kez tanık oluyor. Bence simgesel: devletin dağılmaya başlaması! Erzurum’da bazı subaylar isyan edip Alman subayı öldürüyor.

·        28 Ocak: Cemal Paşa ile sohbet. Hükümetin ne kadar zayıf olduğu anlaşılırsa isyan çıkar diye korkuyor. “Biz Abdülhamit’i 50 kişi ile devirdik, Ermeniler bizden daha örgütlü” diyor. Ciddi ciddi Ermenilerin darbe yapmasından korkuyorlar sanırım. Sarıkamış’ta yüz bin kayıp verince ordudan geriye bir şey kalmadı deniyor.

·        17 Şubat: Talat istifa ederse Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın onun yerine geçeceği konuşuluyor. Bunu daha önce duymamıştım.

·        19 Şubat. Bu müthiş. Rusya Meclisinde resmen İstanbul’un işgali dile getiriliyor. Bunun üzerine İngilizlerin buna asla müsaade etmeyeceği, dolayısıyla Çanakkale saldırısından vazgeçecekleri söyleniyor. İstanbul’da panik havası dağılmaya başlıyor. Martta bu sefer Rusların Sarıyer-Kilyos hattına çıkarma yapacağı paniği var. 30 Martta İngilizlerin Ruslardan önce davranıp İstanbul’u ele geçirmeye karar verdiği haberi geliyor, gene panik havası esiyor. (15 Mayısta Tarabya’nın kuzeyindeki tüm gayrimüslimler tahliye ediliyor. Sersefil ortada kalıyorlar, bir kısmı Bebek’te Robert Kolej arazisinde çadır kuruyor.) 3 Nisanda Fethiye Rumları tahliye ediliyor. 9 Nisanda İtilaf kuvvetlerinin Mersin’i bombaladığı ve Ayvalık’a çıkarma yaptığı haberi panik yaratıyor. 20 Nisanda Sultan Beylik’teki Yahudi kolonisini ??! boşaltıp yerine asker yerleştiriyorlar. (Kadıköy yakasında bir yer, acaba Sultanbeyli mi?)

·        24 Nisan sahnesi olağanüstü! [Not: 24 Nisan 1915 gecesi İstanbul’da 230 küsur Ermeni ileri geleni tutuklanıp Anadolu’ya sürüldü; çoğu öldürüldü. Ermeni tehcirinin simgesel başlangıcı sayılır.] O akşam Talat, Başhaham Naum Efendi, elçilik müsteşarı Şımavonyan, eşleriyle elçilikte yemekte. Yemekten sonra eşler sinemaya gidiyor. M. Talat’a “Siyonizmi bir Osmanlı kurumuna dönüştürmeyi” öneriyor. Talat reddediyor, özetle egemenliği paylaşamayacaklarını bildiriyor. Kendisi ABD’ye elçi olarak tanırsa ABD yönetiminin uygun bulup bulmayacağını soruyor ve Pazartesi gününe (2 gün sonra) cevap istiyor!! Belli ki korkuyor, belki bir darbe bekliyor. Ermeni tutuklamalarını soruyorlar. (Dikkat et, sohbetin başında değil, sonunda.) “İhtilal hazırlıyorlar, buna izin veremeyiz” diyor. M. sonradan “Türkler entelektüelleri bastırmadan ülke yönetemeyecek­lerini düşünüyor” diye not ediyor.

Ertesi gün Robert Kolej’de bir panel var. Ancak panele katılacak Ermeni konuşmacı (Protestan Ermeni bir vaiz) tutuklandığından, kolej müdürü konuşmayı Morgenthau’nun yapmak isteyip istemeyeceğini soruyor. M. kabul ediyor.

Bunlar bence filmlik sahneler. Hükümet panikte, ama korku onları daha katı ve gözü pek hale sokuyor. Soykırım kararlılığının nasıl şekil aldığını görüyorsun. Kadınların sinemaya gitmesi şaheser bir detay. (Yalnız Talat’ın eşi var mı, emin olamadım.) Bir sürü Ermeni tam o saatlerde İstiklal Caddesi civarında tutuklanıyordu, sinema acaba nerede? Tam o akşam Yahudi başhahamının yemekte olması ve Siyonizm hakkında en ciddi teklifin dile getirilmesi tesadüf mü? Şımavonyan ne düşündü?

·        Aynı gün bir İngiliz denizaltısı İstanbul civarına gelip askeri tesisleri topa tutuyor, Beykoz’a kadar ilerliyor. Sonraki günler Marmara’nın çeşitli yerlerinde ateş açıp korku salıyor.

*

Neyse çok uzattım, kontrolden çıktı bu mektup. Özetle işin gelişimi şöyle görünüyor.

1.    Ermenilerin ihtilal ve darbe yapmasını bekliyorlar. O yüzden lider kadroları tutuklayıp bir kısmını infaz ediyorlar.

2.    Her an her yönden işgal/çıkarma bekledikleri için sınır ve kıyı illerindeki gayrimüslimleri (savaş süresince veya temelli) sürmeye başlıyorlar.

3.    Batılılar itiraz edince sürgün Ermenileri rehine olarak kullanmak akıllarına geliyor. “İngilizler işgal ederse hepsini öldürürüz” kozunu kullanıyorlar. (Mesela Sivas-Yozgat sürgünleri üç ay Konya dışındaki toplama kampında tutuluyor, belli ki pazarlık kozu olarak bekletiliyorlar. İşe yaramayınca parti parti Pozantı üzerinden Suriye’ye gönderiliyorlar.)

4.    Nakliyat sırasında çok sayıda insan kontrolsüz ya da yarı-kontrollü olarak öldürülüyor. İş, M.’nun önceden tahmin ettiği gibi çığırından çıkmaya başlıyor.

5.    Ağustosa doğru geri dönülmez nokta aşılıyor. Bu noktadan sonra Ermenilerle medeni bir çözüm artık mümkün değil; Batı ile diplomatik müzakere de mümkün değil. Öyle ya da böyle savaştan sonra yapılanların hesabı sorulacak. O aşamadan sonra eldeki tüm Ermenileri öldürmekten başka çare kalmıyor. Tehcirin sistemli yok etmeye dönütüğü yer 25-30 Ağustos civarı. 30 Ağustosta Ankara’da 6000 Ermeni öldürülüyor. 1-2 Eylülde İzmit Ermenileri topluca öldürülüp şehir yakılıyor. Bu yeni bir aşama. O tarihe kadar bir sürü münferit katliam var, ama toplu yok etme yok.

ABD’nin tavrına gelince:

1.     İlk yaklaşımları “Türkiye’nin geleceğini yok ediyorsunuz; ekonomik ve kültürel çöküşe yol açacaksınız.” Amerikalıların tipik bakış açısı, kalkınmayı her şeyden önemli görürler, kendi çıkarlarını da orada görürler.

2.    Bir dönem karmaşık bir diplomatik oyun var. Türklerin katliamı bir pazarlık kozu olarak kullandığını görüyor, o pazarlığı kırmak için Washington’a katı ve tavizsiz bir politika öneriyor.

3.    Eylül-Ekim 1915’te Başkan Wilson’la uzun yazışmalardan sonra tüm Ermenileri ABD’ye göçmen olarak kabul etmeyi öneriyorlar. Türk tarafı belli şartlarla buna razı. (Enver’e göre en önemli şart, bir aileden göçmen alınırsa ailenin tamamı kabul edilecek. Maksat Türkiye’de pürüz bırakmamak.) Çeşitli nedenlerle bu proje yürümüyor. Atlantik’te Alman denizaltıları cirit atıyor ve ABD’nin bu çapta bir göçe tahsis edecek yeterli gemisi yok.

4.    Bu sırada Bulgaristan hangi tarafta savaşa gireceğine karar vermek üzere. ABD (Robert Kolej mezunu olan Bulgar başbakanı nezdinde) Ermeni katliamını gerekçe yapıp olası bir Bulgar-Türk ittifakını önlemeye çalışıyor. Katliamın ilk kez propaganda amaçlı kullanımı galiba bu. Türk tarafı (“çok önemli bir İttihat-Terakki mensubu olan” büyükelçi Fethi Bey (Okyar) marifetiyle) Bulgaristan’a yüklü para ve silah yardımında bulununca başarı elde edemiyorlar.

*

Bu kadar! Daha çok detay var ama yetsin.


15 Haziran 2017 Perşembe

Yazarımız duygusallaşıyor, Hindemith’i anıyor


Foça Cezaevi bahçesinin zula bir köşesini kendime mekân edindim. Çayır içinde gözden kaybolmuş bir masaya defter, kitap, radyo, yayılıyorum. Yan taraf kan deryası gibi gelincik tarlası, yaban buğdayları hafifçe sararmaya başlamış, dört yanım zeytin ağacı, tek duyulan ses kumruların buguu-guu’su. Güneş yakıcı değil, kucaklayıcı. TRT3’te Hindemith, viyola sonatı. Hindemith’e bayıldığım söylenemez, ama bu iyi geldi. Karanlık, olgun bir müzik.

Kırk yıl olmuş, Yale’deyken favori sığınağım Sterling Kütüphanesinin sağ arka kuytusundaki gazete odasıydı. Faux-gotik tarzda görkemli, lambrili, tavan doğramalı, ağır meşe masalı bir oda. Dünyanın yüz küsur ülkesinden, Amerika’nın bin milyon kasabasından günlük gazete gelirdi. 1977 olmalı herhalde, Milliyet’ten ikinci Milliyetçi Cephe hükümetinin kuruluş haberlerini okuyordum diye kalmış aklımda. Cumbanın içinde hep oturduğum köşede otururken adamlar geldi, sizi on dakika rahatsız edeceğiz dediler. Pencerenin içine iskarpela ile yatak açtılar, pirinç bir plaket çaktılar. “Büyük besteci Paul Hindemith, vefatı 1967, Yale’de müzik profesörü iken bu köşede oturmayı severdi.”

Oradan tanışıyoruz.

O kütüphanede Londra Times’ın 1700 bilmem kaçtan beri, New York Herald ile Times’ın 1800’lerden beri mikrofilm arşivleri vardı. Bir ara oturdum, Fransız İhtilalini baştan sona gazete haberlerinden okudum. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında ABD basınında çıkan Türkiye’yle ilgili yazıları taradım. İnternetin olmadığı çağda büyük nimetti, şimdi gerçi çoğuna online ulaşabiliyorsun.



6 Haziran 2017 Salı

Emperyalizm


“Emperyalizm” İngiliz dış politikasında yanlış ve küstah olan her şeyin genel etiketi olarak siyasi sloganlar tarihindeki seçkin mevkiine yükseldi.


Geçen günkü yazıda “emperyalist” kelimesini alışılmadık bir bağlamda kullandım, vatandaş dumur oldu. Az daha açalım isterseniz.

TANIM 1: Ortaçağda İtalya’da imparatorcu – papacı mücadelesinde imparatordan yana olanlar.
Alman hükümdarları 963 yılından itibaren Roma İmparatoru unvanını taşıdılar, İtalya’daki irili ufaklı beylikler ve şehir devletleri üzerinde egemenlik iddia ettiler. Papa zaman zaman buna ayak uydurdu; zaman zaman anti-Almancı direnişin öncülüğünü üstlendi. İtalyan toplumu şimdiki Suriye iç savaşına rahmet okutacak karmaşıklık ve kanlılıkta hiziplere bölündü. Hatta Dante bu yüzden vatanı Floransa’dan sürgüne gitti, hasretinden şair oldu.

O bağlamda Ortaçağ tarihçilerinin kullandığı “emperyalist” çağdaş bir deyim midir, tarihçi jargonu mudur emin olamadım şimdi. Du Cange sözlüğü elimin altında olsa bakar şıp diye söylerdim.

TANIM 2: Fransa’da 1850’lerde Louis Bonaparte’ın imparator olmasını destekleyen ve 1852’de yapılan referandumda – pardon plebisitte – “evet” oyu verenler. Zıddı royalist (kralcı) veya cumhuriyetçi.

Bonaparte Napolyon’un yeğeni idi. 1848’de cumhurbaşkanı seçildi. Amcası gibi imparator olma sevdasına düştü. “Büyük Fransa” vaadiyle geldi, Avrupa’da herkesi ürkütüp kendine düşman etti. Afrika’ya el attı. Banka ve borsa oyunlarıyla bir zümreyi zengin etti. Sonunda Almanların sabrı tükendi, 1871’de vurup tepelediler. Son yıllarını Londra’da sürgünde geçirdi, anılarını yazdı.

TANIM 3: İngiltere’de 1857-58’i izleyen yıllarda Benjamin Disraeli liderliğinde Muhafazakâr Partinin kolonileri – özellikle Hindistan’ı – merkezi yönetime entegre etme politikasını savunan kimse.

Hindistan’daki İngiliz egemenliği o tarihe dek bin bir türlü özel imtiyaz, antlaşma ve fiili durumdan oluşan bir yamalı bohça idi. Delhi’de teorik olarak halâ Hindistan’ın üçte ikisine hükmeden Sultan oturuyordu. Yeni politika gereği sultanlık lağv edildi, genel vali atandı, Kraliçe Victoria’ya mutantan bir törenle Hindistan İmparatoriçesi tacı giydirildi. “Fransa’nın var, bizim neyimiz eksik” düşüncesi bunda rol oynamış mıdır, şimdi detay hatırlamıyorum.

Muhafazakârlar “emperyalizm” bayrağını kaldırınca haliyle Liberaller de oradan yüklendiler. 1876 seçimleri Disraeli ile Liberal lider Gladstone’un epik mücadelesine sahne oldu. Gladstone ahlaklı dış politikanın, İrlanda özgürlüğünün ve tüm ezilen halkların bayraktarı olarak ringde yerini aldı. “Emperyalizm” İngiliz dış politikasında yanlış ve küstah olan her şeyin genel etiketi olarak siyasi sloganlar tarihindeki seçkin mevkiine yükseldi.

O gün bu gündür biliyoruz ki emperyalizm,
a)       kötüdür,
b)      İngiliz (ve müteselsilen Amerikan) bir şeydir,
c)       belirgin bir anlamı yoktur, ne demek istersen o anlama gelir.

1 Haziran 2017 Perşembe

Acil Follower Aranıyor

Ortanca oğlum Tavit (16) birkaç hafta önce Quora isimli sitede muhtelif konular üzerine kısa yazılar yayınlamaya başlamış, kısa süre içerisinde epey sükse yapmış. Çok da güzel yazıyor kerata, kuvvetli gözlem yeteneği var. Arada mikrofonu ailenin diğer fertlerine bırakmak gerek. 

Bilmeyenlar için, Quora şöyle işliyor: Biri ortaya soru atıyor, herhangi bir site kullanıcısı bu soruya kısa bir metinle cevap veriyor. Korkarım tamamı İngilizce.  

Tavit'in diğer yazılarını okumak ve takip etmek isterseniz link şöyle. "Upvote" vermeniz veya takip etmeniz çok makbule geçecektir.
https://www.quora.com/profile/Tavit-Nisanyan

Have you ever ruined someone’s life?

Have I ever ruined someone's life? No. No I haven't. What I did was not just ruining someone's life. It was not even comparable to ruining a life.
Because what I did was worse than ruining a life. I destroyed the life of someone who loved me, and whom I loved back. I destroyed the life of someone who trusted me with his everything, but I took it, spat on it and flushed it down the toilet.
And not a day has gone by that I haven’t thought of him, because he left me, and I never spoke to him again.
You see, few years ago I met someone very special to me. When I was younger, I lived in a small town where the people were old, the air was stale and I was a mere boy, so full of life. All I needed in life back then was someone I could spend time with, and someone who would appreciate me. I guess I could say that I was lonely.
This is where Tom (let’s call him that) comes into the story. One morning, when I was routinely walking to the grocery store to get some bread, I saw Tom playing by himself. I couldn’t believe my eyes! Finally, I thought, someone I can speak to, and be friends with, here, in my town!
I shyly approached Tom, and as I walked towards him, I noticed that he had blonde hair and green eyes, features unknown to Turkish boys. I saw him smiling at me, and I smiled back. Very soon, we had started to talk, and before we knew it we found ourselves deeply immersed in children’s games. Being with Tom, everything felt so natural, as if he were made for me, and I for him. Tom was beautiful, both inside and out.
For the next whole year, Tom and I were inseperable. We would spend whole days together, watching movies, playing, and there was not a single day that Tom didn’t stay over at my house.
But even in our pure world of juvenile happiness, not everything was perfect. Every time Tom went home, he came back badly bruised. He never told me why, but one day I saw it with my own eyes. His mother was abusing him. This made me feel all the more responsible for his well being.
So you ask, what could possibly have happened that would bring such a tragic ending to such a profound friendship?
It was all my fault.
I wanted to protect Tom, but I took him for granted.
You see, I was crazy about Tom’s physical appearance to the point where I couldn’t stop looking at him. He had the most impressive green eyes I have ever seen, with the bright golden locks of an angel, but most importantly, Tom was very chubby. Almost obese, some could say. I found this irresistibly cute.
I betrayed him three times.
Even though he was dependent on me, I took away one of the only things that made him happy in life.
You see, Tom had an unusual fondness for milk. In fact, he was so obsessed with the creamy delight that sometimes, he would come to my house just to get milk and then he would go away. And so I thought of a genius idea. I decided that every time he asked for milk, I would sneakily put some mayonnaise in it, because this would make him gain a lot of weight. I thought he wouldn’t even notice the difference.
Well, Tom didn’t speak much and I was 11, but I knew something was wrong. Tom knew what I was doing. He also knew that I knew that he was aware of this.
He never said anything about it directly, but one day, he hurt me really bad. We were having a small argument, and he slapped me right across the face and he didn’t come back for a week.
He never asked for milk again.
I made a new best friend
As you could probably have guessed by now, my friendship with Tom was very special. We weren’t only best friends, but we were also each other’s only friends.
Tom was heartbroken about the mayonnaise, but he still loved me.
He was shattered when I brought home a new best friend. To make it worse, Tom did not get along with my new friend whatsoever. He tried to make me choose between him or her. I did not make a choice.
He thought I didn’t love him anymore.
I took something from him that I can never give back.
As we grew older, I felt that Tom was becoming more violent. I mean we all were, as puberty was approaching fast, but this was different. I don’t mean to sound discriminatory in any way, but it almost felt as if he was turning into one of… his people…
This is why I thought it was time that I took Tom to the doctor. There was only one cure for such inexplicable emotional transformation. Castration.
And so I watched Tom close his eyes for the last time as a man. When he woke up, he knew nothing would ever be the same. His best friend had forced him to become a eunuch.
The problem is, Tom was homophobic.
Tom’s world had been ruined entirely. Life had stolen all of his friends, his family, his happiness, his milk and unfortunately, his balls.
Tom gave up. He no longer played with me, no longer got out of bed, and he no longer cared for anything. I couldn’t even wipe the profound sorrow off his face by offering to tease him with a string. He was, by all definitions, in depression.
One night, a strange, mystical sense woke me up. I went downstairs to find a glass of milk, empty. Rocky, the way Tom liked it. Next to it I saw an ashtray. A half eaten kitty cracker. Tom had left.
I quickly ran to the door as the memory of every good moment we ever had flew through my heart like a bullet. Tom was there, walking away, crying.
He looked at me one last time. With his eyes, he said, and I quote, “I can’t.”
When he turned around I saw that he had eaten my hamster.
I did not try to stop him. I couldn’t. Being attacked by him would shatter me. I am a God damn coward, and I couldn’t stop him. I couldn’t just tell him that I loved him. I couldn’t ask for a second chance. I let him down, and now he is paying for it.
So yes, I destroyed someone’s life.
(This is Tom before I betrayed him.)
Edit: Whether by luck or fate, I saw Tom today. He was doing worse than I imagined.
As you can see, he now works in a soup kitchen, spending his days begging, eating leftovers.
He was heavily intoxicated.
This breaks my heart.